Sahipler: Mahremiyetin son kullanma tarihi var mı?
Oyuncu Serhat Kılıç’ın hayatını kaybetmesi tanıyan tanımayan herkesi üzdü, ancak ardından yaşananlar da ölüm kadar sarsıcıydı.
Bir anda bir evin kapılarının hiç tanımadığı insanlara açılması, bir salonun ortasındaki sehpanın üzerinde duran her bir nesnesinin ulu orta yayınlanması, ekran dışında hiç görmedikleri bir insanın hayatını tek bir kare fotoğraf üzerinden didikleyen kalabalıklar… Ölümün soğuk yüzünü iliklerimize kadar hissettiren bir yandan da etik anlayışımızı derinden sarsan acayip bir olay.
Görmek istemeseniz bile her yerden önünüze çıkan o fotoğrafa bakarken, insan düşünmeden edemiyor. Böyle bir durum, “kamuoyunun merakı” ya da “ünlü olmanın bedeli” diyerek geçiştirilebilir mi? Benzer durumlar ünlü olmayan ölülerin de başına geliyorken bu tür yorumlar çok yüzeysel kalmaz mı?
Mesele ünlü olmakla ilgili değil, mesele bir insan öldüğünde sınırlarının neden kalktığı, mahremiyetin ne zaman ve nasıl kamusal mülke dönüştüğü meselesi. Mesele daha derin… Kişi öldüğünde mahremiyet sınırı neden sıfırlanıyor? Yaşayanlar bu sınırı ihlal etme cüretini nerden buluyor?
Bu soruları düşünürken aklıma A. S. Byatt’ın Sahipler (Possession: A Romance, 1990) romanı geldi. Çünkü roman tam da bu çizgide duruyor. Üstelik sorularımıza soru ekliyor.
Yaşayan bir sanatçının yayımlamadığı mektupları ele geçirip aşk hayatını ortaya döksek bunu kolaylıkla mahremiyet ihlali sayarız. Peki ama aynı mektuplar ölü birine aitse… Onlara pekâlâ “arşiv”, “belge”, “edebiyat tarihi”, “sanat tarihi” diyebiliyoruz.
Böyle olunca zihnimizdeki soru büyüdükçe büyüyor. Mahremiyetin son kullanma tarihi var mı?
Belgeden mezara: Sahiplenme arzusu
Zihnimiz bu sorulara yanıt araya dursun, biz roman üzerinden ilerleyelim. Sahipler, başlığıyla bile meseleyi büyüten bir roman. “Possession” yalnızca romantik bir sahiplenme değil; araştırmacının şaire, biyografi yazarının hayata, koleksiyoncunun belgeye, okurun hikâyeye sahip olma arzusunu sorgulatan bir kavram.
Roman 1980’lerin Britanya akademik dünyasında başlıyor. Genç araştırmacı Roland Michell, Viktorya döneminin kurgusal şairi Randolph Henry Ash’e ait bir kitabın arasında Ash’in el yazısıyla yazılmış iki gizli mektup taslağı buluyor. Akademik dünya Ash’i eşine bağlı, düzenli bir adam olarak bilirken, mektuplar başka bir kadına yazılmış! Roland’ın yapması gereken arşiv kurallarına uymak; fakat bunu yapmıyor, mektupları çalıyor.
Roland, mektupların muhatabının şair Christabel LaMotte olduğunu anlıyor ve LaMotte üzerine çalışan akademisyen Maud Bailey ile ortak bir iz sürmeye başlıyor. Araştırma derinleştikçe iki şair arasındaki gizli aşk, evlilik dışı bir hamilelik, bir intihar ve gizlenen bir çocuk gibi en mahrem aile sırları ortalığa saçılıyor. Roland ve Maud’nun yanı sıra Amerikalı koleksiyoncu Cropper gibi başkaları da belgelerin peşine düşüyor.
Merak ve “bilme hakkı”, romanın sonunda fiziksel bir ihlale dönüşüyor. Başlangıçta bir kitabın arasından alınan mektup, sonunda mezarın kazılmasına kadar varıyor.
Bilme arzusu tüm bu yaşananlardan sonra bizi etik bir ikilemle karşı karşıya bırakıyor. Bir insan öldüğünde hayatı başkalarının sahip olabileceği bir “malzemeye” dönüşür mü?
Ölüm, etik ihlali aklamaya yeter........
