Piyango: Eğer herkes suçluysa, hiç kimse suçlu değildir!
27 Haziran sabahı. Sıradan bir günün başlangıcı. Hava açık ve güneşli. Çiçekler açmış, çimenler yeşil. Kasabalılar meydanda toplaşmaya başlamış. Birazdan geleneksel piyango çekilişi yapılacak.
Zihnimizde pastoral bir kasaba oluşturuyor yazar Shirley Jackson. Ancak yazarın bu imgelemle bizi ters köşe yapacağını söyleyerek, öykünün sonunu açık etmekten çekinmeyeceğim bu yazıda. Çünkü yazarın yazdıklarından çok yazmadıklarından söz edeceğiz, bizi asıl ilgilendiren kısım orası.
Shirley Jackson, gotik edebiyat denilince akla gelen ilk isimlerden biri. Ben onun eserlerini “modern gotik” ve hatta “tekinsiz gerçekçilik” olarak tanımlıyorum, çünkü yapılmayanı yapıp, türün sınırlarını aştığı için.
Canavarların yerini alan sıradan insanlar
Gotik edebiyatı perili malikânelerden çıkarıp bir kasaba meydanına taşıyan Jackson; hem türe getirdiği radikal yenilikler hem de edebi metinlerin zamansızlığı açısından önemli bir yazar.
Onun eserlerinde doğaüstü varlıkların yerine sıradan insanları koyması, canavarlar yerine insan zihninin karanlığını üzerimize salması, dış unsurların tetiklediği korku yerine tehlikeyi içeriden filizlenen bir vahşete dönüştürmesi bugün bile çok etkileyici.
Shirley Jackson’un 1948’de yayımlanan Piyango (The Lottery) adlı öyküsü, bunların hepsini deneyimleyebileceğiniz bir metin. Piyango türü gereği tekinsiz, daha da ötesi yayımlandığı dönemde olduğu gibi bugün de okuyanı rahatsız eden bir öykü
Masumiyetin şiddete evrilmesi
Her ne kadar bu yazıda öykünün detaylarını açık edecek olsam da mutlaka okumanızı tavsiye ederek, kısa bir özet yapmak isterim.
Güzel, minik kasabamızda bir piyango çekilişi olacağından söz etmiştim. Öykü çekilişin hemen öncesinde başlıyor, zaten eni topu iki saat kadar sürüyor her şey.
Meydanda ilk olarak çocukları görüyoruz, kendi hallerinde masumiyetin simgesi küçük insanlar. Bir tanesi ceplerini taş doldurunca diğer ufaklıklar da hemen onu örnek alıp, en pürüzsüz, en yuvarlar taşları seçiyorlar. Oyun oynayacaklar herhalde diye düşünüyoruz, meydanın bir köşesinde dağ yığını oluşurken.
Neye hizmet ettiğini bilmedikleri bir şiddeti, “oyun” sanarak taş toplayan bu çocuklar, geleneğin nasıl bir miras gibi devralındığının en somut kanıtı. Onlar bunu bilmiyor henüz, biz okurlar da.
Ataerkinin tekinsiz alışkanlıkları
Sonra erkekler toplanmaya başlıyor, ekinden, yağmurdan, vergilerden bahsediyorlar. Sıradan konuşmalar, espriler yapılıyor. Sonra kadınlar geliyor.
Ve sıra ritüelde. Bay Summers denilen, etkinliğin sorumluluğunu üstlenmiş karakter “siyah kutu”yu getiriyor. Eskimiş bir kutu bu, yıllardır yenilenmesi konuşuluyor ama yenilenmiyor bir türlü.
Eksik kişiler de geliyor; çekiliş için gelenlerden birisi kocası yerine gelmiş bir kadın. Mecburen kabul ediliyor. Hemen ardından gelen bir delikanlı, kendisi ve annesi adına katıldığı için “erkek adam” diye onurlandırılıyor.
Delikanlının aslına omuzlarına yüklenen ‘şiddet uygulama yetkisini’ devraldığını bilmesek de bu noktada huzursuzlanmaya başlıyoruz. Ataerki sistemin, erkeği karar verici ve uygulayıcı, kadını ise ancak rıza gösteren ya da kurban edilen bir figür olarak kodladığına ilişkin sinyaller almak, gidişatın pek de hayra alamet olmadığını gösteriyor bize.
Gençler hiçbir şeyi beğenmez ama!..
Öyküde detaylıca anlatılan sistem şöyle işliyor: Önce aile reisleri -anladığınız üzere erkekler- kutudan birer kağıt........
