The Drama ve modern ahlakın riyakârlığı
Çağdaş Norveç sinemasının son dönemde en çok ilgi çeken yönetmenlerinden Kristoffer Borgli, modern insanın ahlak algısı, toplumsal uyum ve performans kültürüyle olan sancılı ilişkisini sinemanın en keskin aynalarından biri haline getirmeyi başararak her filmini merakla beklememizi sağladı.
Sick of Myself (2022) ve Dream Scenario (2023) filmlerinde dijital çağın, sosyal medyanın ve viral olmanın yarattığı histeriyi doğrudan merkeze alan yönetmen, son filmi The Drama (2026) ile bu kez odağını kamusal alanın gürültüsünden çekip çok daha sinsi, mahrem ve kapalı bir alana sabitliyor. Karşımızda parlak bir romantik komedi ambalajıyla açılan ancak bir noktadan sonra izleyiciyi vicdani bir girdabın içine sürükleyen bir film var.
Borgli’nin sinematik evreni genellikle bireyin toplum önündeki performansı üzerine kuruludur. Ancak bu film, söz konusu performansı modern burjuva ilişkilerinin en kutsal, en organize ritüeli olan evlilik hazırlığı üzerinden tartışmaya açıyor. Hikâye ilerledikçe anlıyoruz ki asıl tehlike dış dünyadaki yabancılardan değil, en yakınımızdakinin zihninde uyanan o tekinsiz şüphe, riyakârlık ve bencilce hayatta kalma güdüsünden besleniyor. Film; küçük yalanlardan büyük suçlara ve suç tasarılarına uzanan bir düzlemde, modern ahlak anlayışını sorguluyor.
Filmin tüm anlatısal ve felsefi zirvesini oluşturan, izleyiciyi ahlaki bir labirentin tam ortasında bırakan yer, şüphesiz Charlie, Emma ve sağdıçlarının düğün yemeğini denemeye gittikleri gece oluyor. Alkolün de etkisiyle iyice gevşeyen masada, düğünde çalacak DJ’in madde kullanması üzerinden başlayan ahlaki tartışma, "Hayatında yaptığın en kötü şey neydi?" oyununa; saniyeler içinde de karakterlerin maskelerini düşüren acımasız bir yüzleşmeye dönüşüyor.
İlk olarak Charlie’nin yakın arkadaşı Mike, bir köpek saldırısı sırasında o zamanki kız arkadaşının arkasına saklanıp kendini koruduğunu ve kızın ciddi yaralar almasına göz yumduğunu itiraf ediyor. Ardından Mike’ın karısı Rachel, küçükken zihinsel engelli olduğunu tahmin ettiği komşu çocuğunu ormanda bir karavanın dolabına kilitleyip orada bıraktığını, çocuk dehşet içinde aranırken ailesine hiçbir şey söylemediğini anlatıyor. Charlie ise okul yıllarında bir çocuğa o kadar ağır ve sistematik bir zorbalık uygulamış ki çocuk sonunda psikolojik olarak yıkılarak ailesiyle birlikte şehri tamamen terk etmek zorunda kalmış.
İşte tam bu noktada, sıra Emma’ya geldiğinde film seyirciyi buz kestiren o büyük kırılmayı yaşıyor. Emma; 15 yaşındayken bir okul katliamı tasarladığını, bir manifesto kaydettiğini, ama son anda bu eylemi gerçekleştirmekten vazgeçtiğini açıklıyor. Masadaki diğer üç........
