İlhan Berk şiirinde yaban
Elif Sofya’nın anısına ve şiirine saygıyla
“Neyim/(kimim)/ben/bir çocuk/bir ilkel”1
İlhan Berk’in (18 Kasım 1918, Manisa-28 Ağustos 2008, Bodrum) ilk kitabı “İstanbul”dan (1947) başlayarak belirtilerini bulmak mümkünse de onun yabana dönük ilgisini belirginleştiren bir zaman sonra başat öğelerden biri hale getiren, şiirinin sonunu bağlayan ve şiirindeki ekopoetik öğeleri çoğaltmakla kalmayıp kalıcı hale getiren süreci daha çok “Günaydın Yeryüzü” (1952) ve arkasından gelen “Köroğlu”(1955) ile başlatmak mümkündür.
Buysa onun zaman içinde insanmerkezci dünyanın tam da karşısına daha az ya da zayıflatılmış insan merkezli bir dünya koymasını bugün ve gelecek önerisi olarak dillendirmesini sağlamıştır. Geçmişin şehirlerinin yabanla kurduğu ilişki bir yana Manisa, Balıkesir, Samsun, Zonguldak, Giresun, Kırşehir, Ankara, İstanbul ve en sonunda yetmişlerde Bodrum’da yaşamaya başlamasını ve ölünceye kadar hayatını orada sürdürmesini hem hayatına hem de şiirine yansıyan ve onu belirleyen “yaban görgüsü”nü edinme süreci ve mekânı olarak anlayabiliriz. Bu görgüyü asıl ve tekrardan ete kemiğe büründüren çocukluğundan sonra Bodrum ve yabanı olduğu da belirtilmeden geçilmemelidir.
Kaldı ki şair bir zaman sonra yazdığı şiiri bunun tartışmasına ve anlamaya ve anladıkça da bu konuda düşünce çıkartmaya dönüştürürken bir yandan da şiirinde varolan dünyadan da böyle bir dünya yaratmıştır. Şiirinde oluşturduğu bu şey İlhan Berk’i ekopoetik şair şiirini de ekopoetik şiir yapmaya ya da öyle bir değerlendirme yapmaya yeter.
İlhan Berk’in önce hareketli hareketsiz canlılarıyla yeryüzüne sonra da gökyüzüne dönük kimi yerde aşırıya varabilen ilgisi “Günaydın Yeryüzü” ile ortaya çıkmış ve kendini somutlaştırmıştır. Yanı sıra şairin mekân, nesne ve şeylere dönük ilgisi de bu tavrıyla açıklanabilir. Çünkü yaban insanın şehirlerden önce uzun yıllar diğer canlılarla birlikte yaşadığı mekânıdır. Belki burada dünyanın kendisi yabandır da denebilir.
Bunlar bir yana insanların inşa ettiği mezra, köy ve kasabalar daha çok savunma temelli olsalar da hepsinin yabanın içinde ondan bildik anlamda bağımsız bulunamayacak/olamayacak mekânlar olduğunu ve zamanla bunun yabanın tersine işlediğini hem şehirlerin hem de insanın yabanla ilişkisinin kendi lehine ve dünyanın aleyhine bir gelişme gösterdiğini ve insanın yabanla kurduğu ilişkinin belki de bir daha düzelmemek üzere yine insanın lehine yabanın aleyhine bozulduğunu yazabiliriz.
İlhan Berk’in yaban ilgisinde altı çizilmesi ve vurgulanması gereken nokta ise bu ilginin tamamıyla hayati düzeyde ve herhangi bir canlının hayatına saygı ve hayat hakkını savunma temelinde ortaya çıkıyor olmasıdır. Kaldı ki bu dediğimiz şairin yetmişlerde Bodrum’a yerleşmesiyle birlikte onun hayatını da belirler olmuştur.
Geçmişin yabanla iç içe sayılabilecek Bodrum’u hem İlhan Berk’in hayatını hem de şiirini sonuna kadar aynı yabana açmıştır. Yazdığı şiirler bir yana “Şifalı Bitkiler Kitabı”nı da (1982) bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Aynı şekilde Edibe Berk’in “Ege Mutfağı” (2005) kitabını da Bodrum’da birlikte yaşanan hayatın sonucu olarak görüp ve öyle ele almamız mümkündür.
Burada şair için yol açıcı olan hayatı kadar bu konudaki okurluğudur ve bunun çağırdığı teorik ve düşünsel ilgi kadar şiirinin düşünce üretme yeteneğidir. Bu ilgi önce şiirinde karşılık bulurken bir zaman sonra çocukluğu çağrıştırırcasına yabanda yaşamaya da dönmüştür. En azından İlhan Berk yaşadığı dünyadan ve daha özelde Bodrum’dan bir yaban çıkarmıştır ve dünyayı insanların da dahil olduğu daha az insan merkezli bir yaban olarak kabul etmiş ya da böyle bir arzunun şiirini belirlemesine izin vermiştir. Bir zaman sonra baştaki eleştirel düzey ortadan kalkmış yaban mekân, nesne ve şeylerle birlikte şiirinin düşünce üretmesini (Son dönemde yazdıklarının aforizmaa yaklaşmasını da bununla açıklayabiliriz.) sağlayan izlekleri haline gelmiştir.
Devam edelim...Her canlı kendi hayatını yaşamak için dünyaya gelir. Bu dediğimiz dünyayı kendi devinimlerine sahip düzeni olarak da kabul edilebilecek kaotik bir yer haline de getirir. Bu durum insanın avlanmayı öğrenmesi ve bu temelde alet edavat ve silah yapmaya başlamasıyla birlikte bir daha düzelmemek üzere bozulmuştur.
Bu yüzden de İlhan Berk yaban ve insan arasında geçen ve sürmekte olan tartışmayı her canlının kendini hayatını yaşamak için dünyaya gelmesiyle başlatır. Bu yüzden “Her şey yaşamaya hazırlanıyordu/Her şey gelir gelmez hayatlarını”.2 dizesinden anlamamız gereken de şairin hem bu hayatı eksik fazla yaşadığı hem de bu hayatı şiir yapan asıl tanığı olduğudur. “Her şey yerini alıyordu sırası geldikçe/ İlhan Berk bütün bunları görüyordu.” dizelerinin belirtmeye çalıştığı da bu tanıklıktır.3
Bu birlikte yaşamanın asıl içerdiklerinin başında da duygudaşlık ve beynelmilel akrabalık gelir. Buysa canlılar arasındaki türcülük temelli ayrım ve ayrılıkları yok ettiği gibi bu temelde bir dünya inşa etme gibi bir amacı da bünyesinde bulundurur. Böylelikle İlhan Berk bu dünyanın insan merkezli olmasının ve onun isterlerinin ne olduğunu bilerek bunun karşısına kendi önerisini koyar. Bu öneriyi bir uygarlık eleştirisi ve onun karşısında bir seçenek olarak da anlayabiliriz.
Buysa her canlının hayatına saygı ve eşitlik talep etmekten başka bir şey değildir. “Biz yaşayanlar ayrı değiliz birbirimizden/Önce bunu söylemeliyim size/Sonra bütün güzel şeyleri sevmekte/Beraber olmalıyız derim/Değilmi ki bu dünya ailesindeniz/Bize bu düşer bu savaşta”.4 Böylelikle benim beynelmilel akrabalık dediğim şeyi İlhan Berk “dünya ailesi” kavramıyla açıklayarak insan ve insan olmayan hareketli hareketsiz canlılar arasındaki baştan beri olan güçlü bağı ve yakınlığı da belirtmiş olur.
Ne var ki İlhan Berk burada otoritenin dışında kalan insanı olumlu anlamda öteki canlılardan ayırarak hem bir anlam hem de bir görev yükler. Bundan bu kaotik düzenin ayakta kalması ve........
