menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Körfez güvenliğinden Batı Asya Birliği’ne

11 0
monday

Uzun yıllar boyunca Körfez ülkeleri için güvenlik, satın alınabilir bir hizmet olarak görüldü. Tehdit arttıkça çözüm dışarıdan geldi, bedel ise içeriden ödendi. Bu model, özellikle Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD merkezli tek kutuplu sistemin en işlevsel araçlarından biri haline geldi. Ancak İran - ABD/İsrail hattında yaşanan son gerilim, bu ‘satın alınmış güvenlik’ anlayışının ne kadar kırılgan olduğunu tüm açıklığıyla ortaya koydu. Çünkü artık savaşlar sadece cephede değil sistemlerin dayanıklılığında, tedarik zincirlerinde ve stratejik reflekslerde kazanılıyor ya da kaybediliyor.

Bu süreç, Körfez’in onlarca yıldır ödediği faturanın aslında bir ‘güvence’ değil, çoğu zaman bir ‘bağımlılık’ olduğunu gösterdi. Ve daha önemlisi, bu bağımlılığın kriz anında sürdürülebilir olmadığı açık biçimde ortaya çıktı.

SAHTE GÜVENCE

Suudi Arabistan’ın kendi topraklarını koruyan Amerikan askerleri için yüz milyonlarca dolar ödeme yapması, bu sistemin en somut örneklerinden biri. Riyad yönetimi, ülkede konuşlanan ABD askerlerinin maliyetleri için yaklaşık 500 milyon dolar ödeme yaptı.

Bu tablo yeni değil. 1991 Körfez Savaşı’nda bölge ülkelerinin ABD’ye milyarlarca dolar aktarması da aynı modelin erken versiyonuydu. O günden bugüne Bahreyn, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve hatta Dubai gibi merkezler, güvenliklerini ABD askeri varlığıyla tahkim ederken bunun karşılığında devasa bütçeler ayırdı. Katar’daki El-Udeid Üssü (ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı ileri karargâhı CENTCOM - United States Central Command), Bahreyn’deki 5. Filo, BAE’deki El-Dhafra Üssü… Bunların her biri, güvenliğin dışarıdan sağlandığı ve içeriden finanse edildiği bir sistemin parçalarıydı.

Ancak, İran merkezli gerilimler bu yapının kırılganlığını açığa çıkardı. Katar’da CENTCOM altyapısının tehdit edilmesi, Bahreyn’deki ABD deniz varlığının hedef listesine girmesi, BAE ve Suudi Arabistan’daki kritik enerji ve lojistik noktalarının füze ve İHA (İnsansız Hava Aracı) saldırılarına maruz kalması, bu ‘koruma şemsiyesinin’ mutlak olmadığını gösterdi. İran’ın doğrudan ya da vekil unsurlar üzerinden yürüttüğü bu saldırılar, milyarlarca dolarlık savunma harcamasına rağmen sistemin delinebildiğini ortaya koydu. Yani mesele artık şu noktaya evrildi: Güvenlik satın alınamaz, inşa edilir.

İRAN SAVAŞI: SİSTEMİN ÇÖKTÜĞÜ AN

İran - ABD/İsrail gerilimi, yalnızca bölgesel bir kriz değil mevcut güvenlik mimarisinin açık bir stres testiydi. İran’ın Hürmüz Boğazı ve enerji hatları üzerinden oluşturduğu baskı, küresel sistemin ne kadar hassas dengeler üzerine kurulu olduğunu gösterdi. Çünkü mesele sadece petrol değildi aynı zamanda gıda, lojistik ve tedarik zincirlerinin sürekliliğiydi.

Bu noktada Körfez ülkeleri kritik bir gerçekle yüzleşti: dışarıdan gelen güvenlik, kriz anında tam koruma sağlamıyor. Daha da önemlisi, bu model sürdürülebilir değil. Çünkü güvenlik yalnızca askeri varlık değil aynı zamanda koordinasyon, üretim kapasitesi ve stratejik özerklik gerektirir.

YENİ DERS: GÜÇ = İTTİFAK

Bu savaşın en kritik çıktısı, güç tanımının yeniden yazılması oldu. Artık güç;

• Tek başına askeri kapasite değil,

• Tek başına finansal zenginlik değil,

• Tek başına teknoloji değil.

Bunların birlikte ve entegre şekilde çalışabilme kapasitesidir. Ortaya çıkan yeni denklem açık: Nükleer kapasite + tarımsal üretim + teknolojik/askeri güç = gerçek caydırıcılık. Bu formül, İran’ın direnç modelinde, ABD’nin müdahale kabiliyetinde ve İsrail’in teknolojik üstünlüğünde farklı biçimlerde görüldü. Ancak en kritik çıkarım şu oldu: bu üç unsurun tek bir ülkede toplanması gerekmiyor, bir ittifak içinde birleşmesi yeterli.

BATI ASYA BİRLİĞİ: ZORUNLU DÖNÜŞÜM

İşte tam bu noktada Batı Asya’da yeni bir yapı doğuyor. Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan ekseninde şekillenen Batı Asya Birliği, bu savaşın doğrudan ürettiği stratejik bir refleks olarak okunmalıdır. Bu yapı, eski Körfez modelinden radikal biçimde ayrılıyor. Çünkü artık:

• Güvenlik satın alınmıyor, ortak üretiliyor.

• Gıda dışa bağımlı değil, sistem içine entegre ediliyor.

• Lojistik hatlar dış güçlere bırakılmıyor, kontrol altına alınıyor.

Bu yönüyle Batı Asya Birliği, aynı zamanda bir Food Defense Pact (Gıda Savunma Paktı - gıda güvenliği temelli savunma sistemi) niteliği taşıyor. Yani bu yapı sadece askeri değil ekonomik ve hayati bir güvenlik sistemi kurmayı hedefliyor.

İSLAM ORDUSU: PARALI GÜVENLİKTEN ORTAK CAYDIRICILIĞA

Bu yapının askeri ayağı ise kamuoyunda ‘İslam Ordusu’ olarak tanımlanan konseptle tamamlanıyor. Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan üçlüsü, yeni güç formülünün somut karşılığı:

• Pakistan: Nükleer caydırıcılık,

• Türkiye: Teknolojik ve operasyonel üstünlük (SİHA - Silahlı İnsansız Hava Aracı),

• Suudi Arabistan: Finans ve lojistik kapasite.

Bu modelin en kritik farkı şudur: güvenlik artık ‘para verip satın alınan’ değil, ortak üretimle sağlanan bir kapasite haline geliyor. Muhtemel genişleme senaryolarında Katar, BAE, Mısır ve Endonezya gibi ülkelerin dahil olması, bu yapıyı bölgesel olmaktan çıkarıp küresel bir denge unsuru haline getirebilir.

TEK KUTUPLU DÜZENİN ÇATLAMASI

Körfez ülkelerinin yıllarca ABD güvenlik şemsiyesi altında yaşaması, tek kutuplu dünya düzeninin en net göstergelerinden biriydi. Ancak bugün tablo değişiyor. İran - ABD/İsrail gerilimi ve ardından gelişen ittifak refleksleri şunu ortaya koydu: artık hiçbir güç tek başına tüm sistemi kontrol edemiyor.

• Enerji bir coğrafyada,

• Gıda başka bir coğrafyada,

• Teknoloji farklı bir merkezde.

Bu parçalanmış yapı, kaçınılmaz olarak çok kutuplu bir dünya düzenine geçişi hızlandırıyor.

SOFRAYI VE SİSTEMİ KURABİLENLER

Bugün gelinen noktada güç tanımı kökten değişmiştir. En güçlü devlet;

• En çok silaha sahip olan değil,

• En çok para harcayan değil,

• En sürdürülebilir sistemi kurabilen devlettir.

Körfez’in geçmişte ödediği milyarlarca dolarlık güvenlik faturası, yeni dönemin ne olmaması gerektiğini gösterdi. Batı Asya Birliği ve İslam Ordusu ise yeni dönemin nasıl inşa edileceğini gösteriyor. Çünkü yeni çağda savaşlar cephede değil, sistemler arasında kazanılıyor. Ve bu sistemlerin merkezinde artık tek bir şey var: sürdürülebilir güç.


© Aydınlık