menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Teslimiyet uman Trump, İran’ın şartlarına geldi

7 0
20.06.2026

ABD ile İran, savaşı sona erdirecek 14 maddelik mutabakat metnini elektronik olarak imzaladı ve nihai anlaşma için 60 günlük müzakere süreci başladı. Dünyanın derin bir nefes aldığı bir an… Fakat anlaşmanın içeriğine bakıldığında, nefes alan tarafın daha çok Tahran olduğu anlaşılıyor.

Çünkü bu metin, sadece iki ülke arasında geçici bir diplomatik belge değildir. Aynı zamanda Trump yönetiminin savaş öncesi ilan ettiği maksimalist hedeflerle, savaş sonrası razı olduğu gerçekçi sınırlar arasındaki farkı göstermesi bakımından son derece önemlidir. Mesele sadece “İran anlaşma yaptı mı?” sorusu değildir. Asıl soru şudur: Trump bu savaşa hangi hedeflerle başladı, masadan hangi sonuçla kalktı?

Trump’ın savaş öncesi söylemiyle başlayalım. Washington o günlerde çok daha sert hedefler sıralıyordu. Trump’ın dili “tam teslimiyet” diliydi. İran nükleer programını tamamen tasfiye edecekti. Uranyum zenginleştirme kapasitesi söndürülecekti. Balistik füze programı sınırlandırılacak, hatta fiilen etkisiz hâle getirilecekti. Direniş eksenine —Hamas’a, Hizbullah’a, Husilere— destek kesilecekti. Üstüne üstlük, Trump bizzat rejim değişikliği ihtimalinden söz etmişti.

Truth Social’da “Regime Change” ifadesini kullanmanın politik olarak doğru olmadığını söyleyip ardından “MAKE IRAN GREAT AGAIN / MIGA” göndermesiyle İran’da rejim değişikliğini açıkça tartışmaya açması, savaşın hedefinin yalnızca nükleer dosya olmadığını gösteriyordu.

Şimdi 14 maddeye bakalım ve bu hedeflerden hangisinin gerçekleştiğini soralım.

Anlaşmada dikkat çekici biçimde yer almayan ilk husus, İran’ın balistik füze programına dair açık ve bağlayıcı bir şarttır. Savaş öncesinin en yüksek perdeden dile getirilen hedeflerinden biri —İran’ın füze kapasitesini söndürmek— masaya net bir madde olarak bile girmemiştir. İran’ın bölgesel müttefikleriyle ilişkisi konusunda da aynı durum geçerlidir. “Direniş ekseni”nin tasfiyesi yoktur. Hamas, Hizbullah, Husiler ve bölgesel ağlar üzerinden İran’ın etkinliğini bitiren bir hüküm yoktur.

Daha çarpıcı olan ise Lübnan ve Hizbullah meselesidir. Trump savaş öncesinde İran’ın direniş eksenini tasfiye etmesini istiyordu. Fakat 14 maddelik mutabakatın pratiğine bakıldığında, ABD İsrail’e Hizbullah’a yönelik saldırılarını durdurma ve Lübnan’daki askerî varlığını geri çekme yönünde baskı yapmak zorunda kalmıştır. Bu durum, diplomatik bakımdan son derece ironiktir. Trump, başlangıçta İran’ı Hizbullah’tan vazgeçirmeye çalışıyordu; geldiği noktada ise kendisi İsrail’i Hizbullah’a karşı saldırılarını sınırlamaya zorlayan bir pozisyona sürüklendi.

Bu, İran’ın bölgesel stratejisinin tamamen çöktüğünü değil, aksine Washington’un onu hesaba katmadan bölgesel denge kuramadığını gösterir. Başka bir ifadeyle, ABD savaşın başında direniş eksenini tasfiye etmek istiyordu; savaşın sonunda ise bu ekseni doğuran coğrafi ve siyasî gerçekliği kabullenmek zorunda kaldı.

Rejim değişikliği meselesinde de benzer bir sonuç ortaya çıkmıştır. Dünya süper güçleri tarafından yoğun askerî ve ekonomik baskıya, bombalamalara ve psikolojik savaşa rağmen İran devleti ayaktadır. İran devlet aklı felç olmamış, kurumlar çalışmış, karar alma mekanizması çökmemiştir. Bu, modern Batı Asya (Ortadoğu) siyasetinde üzerinde özellikle durulması gereken bir noktadır. Elbette İran ağır kayıplar vermiştir. Ayetullah Ali Hameney’in ölümü, bazı üst düzey yetkililerin kaybı ve oluşan maddi tahribat İran için ciddi bir bedeldir. Hameney sadece bir lider değil, 36 yılı aşan iktidarı boyunca İran siyasetinin, güvenlik mimarisinin ve bölgesel stratejisinin merkezî figürüydü. Dolayısıyla onun kaybı İran açısından sembolik, siyasî ve kurumsal anlamda büyük bir kayıptır. Fakat devletlerin tarihsel kapasitesi tam da bu tür anlarda ölçülür. Başarılı devlet yapılanması, kişilere bağımlı olmamasıyla anlaşılır. Bir devletin kalıcılığı, karizmatik liderlerin varlığıyla değil, o liderler sahneden çekildiğinde kurumların işleyip işlemediğiyle test edilir. İran burada önemli bir sınav vermiştir.

İran devlet geleneği, yalnızca 1979 İslam Devrimi’nden ibaret değildir. İran, Ahamenişlerden Sasanilere, Safevilerden Kaçarlara, Pehlevilerden İslam Cumhuriyeti’ne uzanan yaklaşık 2.500 yıllık bir devlet hafızasına sahiptir. Bu kesintisiz ve düz bir çizgi değildir; hanedanlar değişmiş, rejimler yıkılmış, mezhepler dönüşmüş, başkentler ve ideolojiler farklılaşmıştır. Fakat İran coğrafyasında “devlet” fikri, kişilerin ötesinde yeniden üretilebilen bir siyasal akıl olarak varlığını sürdürmüştür. İran'ı sadece güncel liderler üzerinden okumak eksiktir; devlet, çoğu zaman kişiden, rejimden ve ideolojiden daha eski bir tarihsel sürekliliğe yaslanır. Hameney'in ölümü büyük kayıptır fakat çöküş getirmez. Tıpkı Reisi'nin kazası gibi sistem kendi süreklilik refleksini devreye sokar. Burada Şia siyasal kültürü devreye girer: Kerbela'da İmam Hüseyin'in askerî mağlubiyeti ahlaki üstünlüğe, acıyı dayanışmaya, kaybı tarihsel misyona dönüştüren hafıza mekanizması işler. Şehitlik, hakikat uğruna ontolojik direniştir. Bu nedenle lider kaybı boşluk değil, kolektif hafızada yeni seferberlik ve motivasyon kaynağıdır. 86 yaşındaki Hameney'in ölümü, sadece yas değil, devlet sürekliliğinin yeniden sahnelenmesidir. Kurumlar çalıştıkça kişisel ölümler devleti durdurmaz, aksine yapının kişilere değil kurumlara dayandığını........

© Aydınlık