Maddenin iki bilgisi: Sanat ve bilim
İnsanın doğa ile kurduğu ilişki, yalnızca bir uyum sağlama ilişkisi olarak görülemez. Bu ilişki her şeyden önce bir dönüştürme pratiğidir. Sanat ve bilim ise bu pratiğinen yüksek ve en ayırt edici iki ifadesidir; insanın tarihsel-toplumsal varlık koşulunun ayrılmaz iki veçhesi olarak karşımıza çıkar. Çünkü bu ikili, aynı diyalektik kökün iki dalı olarak gelişti. Bu iki dal, ayrışık değildi, insan zihninin dünyayı kavramaya ilk adım attığı süreçte, aynı bütünün organik parçalarıydı. Paleolitik çağın mağara resimleri, estetik bir kaygıdan çok avın davranışını gözlemleme, topluluk hafızasını aktarma ve doğaüstü güçlerle ilişki kurma çabasının ürünüydü. Bir başka deyişle, büyü, tarih kaydı ve ilkel bilim, estetik formda iç içe geçmişti. Antik mitolojiler ve destanlar da evrenin kökenine dair kozmolojik soruları, şiirsel ve imgesel bir dille yanıtlıyordu. Pythagoras’ın sayıların evrensel uyumunu müzikteki armoni ile buluşturması veya Goethe’nin bitki morfolojisinden yola çıkarak doğanın yaratıcı ilkesine ulaşma çabası, bu kökensel birliğin daha sonraki bilinçli belirmeleri olarak okunabilir. Sanat ve bilimin bu ilksel birlikteliği, onların aynı insanî ihtiyaçtan doğduğunun berrak bir kanıtıdır.
Bu ilksel ve iç içe geçmişlik, toplumsal işbölümünün derinleşmesi, uzmanlaşmanın artması ve düşünme biçimlerimizin farklılaşmasıyla zamanla ayrıştı. Ancak bu ayrışma, onların ortak çıkış noktasını ortadan kaldırmadı.
Marx, 1844 El Yazmaları’nda duyuların insanileşmesini, doğanın insanileşmesi olarak vurgulamıştı. İnsanın doğayı emeğiyle, yani bilinçli ve amaçlı pratiğiyle dönüştürmesi hem bilimin hem de sanatın doğduğu ortak zemindir. Bu bağlamda bilim, bu dönüştürme sürecinin yasalarının sistematik olarak kavranması ve onun öngörülebilir ve tekrarlanabilir kılınması, yani doğanın “nesnel bir modelleşme”si olarak tarif edilebilir. Sanat ise aynı dönüştürme sürecinin duygusal, tinsel ve anlamsal boyutunu ifade eder; doğayı ve insanın onunla ilişkisini öznel bir deneyim ve anlam........
