Milli olan devrimcileşiyor
Gelişmekte olan ülkelere uzun süredir parlak bir masal anlatılıyor:
Sanayileşmeyi kaçırdıysanız dert etmeyin; doğrudan hizmetler ekonomisine, dijital platformlara, finansa ve yapay zekâya sıçrayabilirsiniz.
Bu anlatı modern görünür, fakat tarihsel gerçekliğe çarptığında dağılır. Çünkü toplumlar, üretim sorununu çözmeden ne özgürleşebilir ne de bağımsızlaşabilir.
Üretim, insan toplulukları için zorunluluktur. İnsan doğada hazır bulduğu şeylerle yetinmeyen, doğayı dönüştüren varlıktır. Toprağı işler, madeni çıkarır, makine yapar, enerjiyi yönetir, bilgiyi maddeye işler. Bu nedenle üretim yalnızca ekonomik bir faaliyet değil, insanın toplumsal varoluş biçimidir. Toplumlar üretir; üretirken örgütlenir, sınıflar oluşturur, devlet kurar, kültür yaratır ve tarih yapar.
Kapitalizm bu tarihsel süreci özel mülkiyet, kâr ve sermaye birikimi temelinde örgütledi. Sanayiyi büyük bir devrimci güç olarak geliştirdi; feodal bağları parçaladı, üretici güçleri büyüttü, bilimi üretim sürecine kattı. Fakat aynı anda emeği sermayenin buyruğu altına soktu, üretimi insan ihtiyaçlarından koparıp kârın emrine verdi. Kapitalizmin çelişkisi buradadır diye düşünüyorum… Üretici güçleri geliştirir, fakat onları toplumsal ihtiyaçlar için değil sermaye birikimi için kullanır.
Bilimsel sosyalizm bu çelişkinin kavranmasıdır.
Marks’ın büyüklüğü, kapitalizmi ahlaki bir kötülük olarak değil, tarihsel bir üretim tarzı olarak çözümlemesindedir. Bilim safında kalmıştır.
Günümüzde Marks’ın gerisinde kalanların yani bilim yerine safsataya saplananların solculuk adına emperyalist hegemonyacıların projelerinde piyon olduklarını görüyoruz.
Artı-değer, sınıf mücadelesi, üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çelişki, tarihsel materyalizm…
Bunlar insanlığın düşünce tarihinde büyük bir aşamalardır. Ancak Marks tek başına bilimsel sosyalizmi geleceğe taşıyamaz. Çünkü tarih Marks’ın yaşadığı Avrupa merkezli sanayi kapitalizmiyle sınırlı kalmadı.
Lenin, bilimsel sosyalizmi emperyalizm çağında yeniden kurdu. Kapitalizmin serbest rekabet döneminden tekelci aşamaya geçtiğini, dünyanın birkaç büyük güç tarafından paylaşılmak istendiğini, ezilen milletlerin mücadelesinin dünya devriminin parçası hâline geldiğini gösterdi. Böylece devrim yalnızca Avrupa işçi sınıfının meselesi olmaktan çıktı; Asya’nın, Afrika’nın, Latin Amerika’nın, ezilen milletlerin meselesi hâline geldi.
Mao ise bu çizgiyi yarı-sömürge ve yarı-feodal toplumların gerçekliği içinde geliştirdi. Köylü kitlelerini, milli demokratik devrimi, uzun süreli halk savaşını, bağımsız kalkınmayı ve üretici güçlerin seferberliğini devrim teorisinin merkezine yerleştirdi. Mao’nun tarihsel önemi, sosyalizmi yalnızca sanayi “proletaryasının” (işçisinin) dar bir şeması içinde değil, emperyalizme karşı ayağa kalkan büyük halk çoğunluklarının pratiği içinde düşünmesidir.
Bugün insanlığın yeni yüzyılı, Marks’ın bilimsel çözümlemesini, Lenin’in emperyalizm teorisini ve Mao’nun Asya devrimleri deneyimini birlikte okumayı zorunlu kılıyor. Çünkü dünya artık Avrupa merkezli kapitalizmin tek yönlü hâkimiyeti altında değildir. Atlantik sistemi çözülmektedir. Devrimin ve büyük tarihsel dönüşümlerin ağırlık merkezi Asya’ya kaymaktadır.
Çin’in yükselişi, Rusya’nın Atlantik kuşatmasına karşı direnişi, İran’ın emperyalist saldırganlığa boyun eğmemesi ve Türkiye’nin Avrasya içindeki tarihsel konumu bu yeni dönemin temel işaretleridir. Dünyanın geri kalanı bugün Çin’i, Rusya’yı, İran’ı ve Türkiye’yi yalnızca diplomatik aktörler olarak değil, yeni bir dünya düzeninin kurucu imkânları olarak izlemektedir. İran direnişinin mazlum milletlerde yarattığı sevinç de........
