menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Çöken imparatorluğun son koridoru Hürmüz geçilmez!

27 0
29.03.2026

Çanakkale geçilmez! Türk Milleti’nin direniş kodlarında kayıtlı bir gerçektir. Başlıkta bu tunç kanunu hatırlatmak istedim. Hürmüz Boğazı da tıpkı Çanakkale gibi “bir devrin battığı yer” diye tarihin sayfalarına kaydedilecek.

Geçen ay bu köşede yazdım: İran yalnızca bir ülke değil, binlerce yıl boyunca dağların, çöllerin ve kapalı havzaların içinde sertleşmiş bir medeniyet iradesidir. Zagros’u aşmaya çalışan imparatorluklar tarihin sayfalarında kayboldu; İran ayaktadır. Bu coğrafi gerçek, bugünkü savaşı da şekillendiriyor. Bombalara, ablukaya ve yıpratma hesaplarına karşın İran halkının direneceğini öngörmek için kehanet gücüne gerek yok; tarihin kendisi bu soruyu defalarca yanıtlamıştır. Karız yollarıyla çöllerin, dağların altından su taşıyanların torunları günümüzde füzelerini aynı kadim bilgiyle dağların, çöllerin altından taşıyor.

Ölümden korkmayan bir toplum, uçak gemilerini ve ticaret koridoru hesaplarını boşa çıkarabilir. Doğru soruyu soralım ki, doğru yönü bulalım:

Bu savaşı başlatanlar gerçekten ne istiyor?

AMERİKA ÇIKMAZ SOKAĞA SAPTI

Tavşan deliği çok daha derine iniyor; İran’la savaş “terörizm” veya “nükleer silahlar” hakkında değil. Bu savaş, küresel tedarik zincirlerini Çin’in etrafından dolaştırmak, Çin’i enerjiden mahrum bırakmak, Hindistan’ı yeni üretim merkezi olarak kurmak ve Orta Doğu’yu ABD-İsrail kontrolündeki bir altyapı ağına kilitlemek için tasarlanmış bir ticaret koridoru olan IMEC’i güvence altına almakla ilgili.

2023’te G20 zirvesinde duyurulan Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC), Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi’ne (BRI) yalnızca ticari bir alternatif değil. Bu proje, Avrasya’nın doğal ticaret coğrafyasını kesmek ve küresel ticaret akışlarını Batı kontrolündeki geçiş noktaları üzerinden yeniden düzenlemek amacıyla tasarlanmış bir altyapı mimarisi.

Güzergâh şöyle: Hindistan limanlarından Arap Körfezi’ne, oradan İsrail limanlarına, Akdeniz üzerinden Avrupa’ya. Her düğüm noktası ya bir ABD müttefiki tarafından denetleniyor ya da doğrudan Amerikan güvenlik garantilerine bağlı.

Burada kritik bir coğrafi gerçeklik devreye giriyor. İran, bu tablonun dışında değil, tam merkezinde yer alıyor. Rusya’yı Hindistan’a bağlayan Uluslararası Kuzey-Güney Koridoru, Çin-Orta Asya-Türkiye hattı ve doğrudan Çin-İran enerji bağlantıları İran toprakları üzerinde kesişiyor. IMEC’in işlevsel olabilmesi için bu rakip güzergahların etkisizleştirilmesi, dolayısıyla İran’ın denklemin dışına itilmesi gerekiyor.

Hürmüz Boğazı ise meselenin askeri boyutunu netleştiriyor. Bu 33 kilometrelik darboğazı kontrol eden İran, istediği anda IMEC’in deniz erişimini kısabilir. Dolayısıyla koridoru güvence altına almadan koridor işleyemez; İran’ı denklemin dışına itmeden bu güvence sağlanamaz.

Yeri gelmişken, Yunanistan’ın bu projelerdeki görevinin Türkiye’yi rahatsız etmek olduğunu belirtmemiz gerekir. Tabii ki perde arkasındaki Amerika’yı artık çok net görmüş olmalısınız. Doğu Akdeniz ve Kıbrıs konusunu da bu çerçevede yeniden düşünmenizi öneririm. Hindistan savaş gemileri neden Kıbrıs’a demirliyor, anlaşılmalıdır.

DİPLOMATİK HAZIRLIK VE FİNANSAL KAPSAMA

Mevcut askeri tablonun ardında uzun soluklu bir diplomatik hazırlık süreci yatıyor. 2020’de Jared Kushner’ın arabuluculuğuyla imzalanan İbrahim Anlaşmaları, yalnızca normalleşme belgeleri değildi. Bu anlaşmalar, İsrail’i Körfez sermayesiyle, Körfez’i Hindistan üretimiyle, tümünü de ABD güvenlik şemsiyesiyle tek bir ekonomik mimariye bağlayan siyasi koalisyonun inşa belgeleridir. Nitekim Kushner’ın Affinity Partners fonu bu dönemde Körfez egemen servet fonlarından milyarlarca dolar topladı; fonun yatırım haritası, IMEC’in coğrafyasıyla büyük ölçüde örtüşüyor.

Gazze’nin “teknokratik yeniden yapılanması” olarak sunulan proje de bu çerçeveye oturuyor. Savaşın yarattığı boşluğu, yatırımcı kontrolündeki özel ekonomik bölgeler dolduruyor; planlanan liman ve havaalanı altyapısı, IMEC’in Akdeniz uzantısının bir parçasına dönüşüyor. Plan bu…

Hindistan Başbakanı Narendra Modi’nin Şubat 2026’da İsrail Knesset’ine yaptığı ve İsrail’i “vatan”, Hindistan’ı ise “anavatan” olarak nitelendirdiği konuşması, İran’a yönelik eşgüdümlü saldırılardan sadece birkaç gün önce gerçekleşti. Bu ailevi metafor, ortaya çıkan hiyerarşiyi gözler önüne seriyor: İsrail güvenlik şemsiyesini ve Batı tarafından onaylanmış geçiş kapısını sağlarken; Hindistan iş gücü havuzunu ve düşük maliyetli üretimi sağlıyor.

ÇÖKÜŞÜN GEOMETRİSİ

Tüm bu yapıyı anlamlı kılan bağlam, ABD’nin küresel konumundaki yapısal gerileme. Amerikan ekonomisinin dünya GSYİH’sindeki payı, ticaret dengesi ve dolar rezerv para statüsü onlarca yıldır kademeli biçimde eriyor. Bu gerilemeye paralel olarak BRICS+ büyüyor, yuan ile yapılan ticaret hacmi artıyor, Rusya-Çin-İran enerji koridorları şekilleniyor.

Bu konjonktürde IMEC, gerileyen bir hegemonyanın kendisini yeniden üretme girişimidir. Petrodolar sistemini besleyen enerji akışlarını dolar dışı altyapıdan koparıp yeniden ABD bağlantılı kanallara yönlendirmeyi, Körfez ihracatını finans, sigorta ve standartlar bakımından dolar çerçevesinde tutmayı, Çin’in enerji güvenliğini baskı altına almayı hedefliyor.

İKİ SENARYO FARKLI KAYIPLAR

Batı medyasında, “Ne durumdayız? ne olacak?” sorularına yanıt arayan gerçekçi analizlerle karşılaşıyoruz. Technocracy internet sitesinde yayınlanan bir analizde, “Operasyonun sonucu ne olursa olsun, tablo karmaşık. ABD’nin askeri başarısı durumunda IMEC işlevsel hale gelirse, bu Çin için ciddi bir enerji güvenliği sorununa, BRICS dinamikleri için parçalanma baskısına, Avrupa için ise enerji politikasının Washington’da belirlendiği yeni bir bağımlılık döngüsüne kapı aralayabilir. Öte yandan, operasyonun bölgesel dirençle çıkmaza girmesi ya da başarısız olması halinde IMEC’e yönelik yatırımcı güveni çöker, Körfez ülkeleri güvenlik garantörünü sorgulamaya başlar, dolardan uzaklaşma hız kazanır.” deniliyor.

Her iki senaryoda da Avrupa kırılgan konumunu koruyor: Birinde Washington’a daha derin bağımlılık, diğerinde yanıtsız kalan stratejik sorular.

YÖN VE EYLEM

İmparatorluk denilince akla gelen ilk imge yanıltıcıdır: taht, taç, kan bağıyla aktarılan iktidar. Oysa tarihsel olarak imparatorluk bir yönetim biçiminden çok bir egemenlik ilişkisidir. Özünde üç unsur vardır: merkez ile çevre arasında kurulan asimetrik bağımlılık, kuralları oynayanın değil kural yazanın belirlediği bir düzen ve çevreden merkeze akan sürekli bir kaynak transferi. Roma eyalet sistemi de İngiliz sömürge yönetimi de Osmanlı millet sistemi de biçim olarak birbirinden farklıydı; ama bu üç unsurun varlığı bakımından özdeşti. İmparatorluğun özü, taç giyen kişide değil, kurulan ilişki biçimindedir. Trump’a taç giydiren karikatürlerin mizahındaki alt mesaj da budur.

20. yüzyılın ikinci yarısında ABD, bu kadim mantığı toprak işgali olmaksızın yeniden kurdu. Araçlar değişmişti, ama işlev aynıydı. Birincisi ticaret yollarının kontrolü: Hürmüz’den Malakka’ya, Süveyş’ten Cebelitarık’a uzanan deniz geçitlerindeki askeri varlık, kimin nereye ulaşabileceğini tıpkı Roma’nın yol ağının kıtayı denetlemesi gibi fiilen belirliyordu. İkincisi enerji koridorları üzerindeki egemenlik: petrolün hangi güzergahtan, hangi altyapı üzerinden akacağını belirlemek, sanayileşmiş her ekonominin kalbini tutmak demekti. Üçüncüsü ve belki de en rafine olanı, para sistemi üzerindeki egemenlik: SWIFT ağı, “dolar clearing” mekanizması ve Amerikan hukukunun uluslararası finansal işlemlere uygulanması, tek bir asker göndermeden ama bir savaşın sonuçlarına yakın etkilerle bağımlılık ilişkisi üretiyordu. Petrodolar sistemi bu üç aracı birbirine bağlayan kilit taşıydı: petrol dolarla satılır, dolar rezerv para olarak tutulur, ABD bu döngüden kesintisiz senyoraj geliri elde ederdi.

İşte IMEC’i bu çerçevede okumak gerekiyor. Ticaret yolunu yeniden çizmek, enerji koridorunu kontrol altına almak ve dolar sisteminin işlediği altyapıyı tahkim etmek…

Tek bir projede, üç imparatorluk aracı birden. Ancak bu mimari, gerileyen bir hegemonyanın savunma refleksidir; yükselen bir gücün ileri hamlesi değil. Amerikan ekonomisinin dünya GSYİH’sindeki payı onlarca yıldır eriyor, ticaret dengesi bozuluyor, dolar rezerv para statüsü sorgulanıyor. Bu gerilemeye paralel olarak BRICS+ büyüyor, yuan ile yapılan ticaret hacmi artıyor, Rusya-Çin-İran enerji koridorları şekilleniyor. IMEC bu akışı tersine çevirme değil, geciktirme girişimidir. Tarihin büyük imparatorlukları da çökerken yeni yollar inşa etmişti; ama hiçbir koridor, kendi içinden aşınan bir gücü ayakta tutamamıştı.

Türkiye ise böyle bir hengâmede yönünü şaşırma lüksüne sahip değildir. Önümüzdeki süreç yalnızca İran’ın kaderini değil, bölgenin bütünüyle hangi eksende yeniden şekilleneceğini belirleyecektir. Bu nedenle Türkiye-Rusya-Çin-İran hattının somutlaşması, derinleşmesi ve güç kazanması artık bir tercih olmaktan çıkmış, stratejik ve tarihsel bir zorunluluk haline gelmiştir. Türkiye kendi diplomatik, ekonomik, lojistik ve siyasal olanaklarını bu eksenin inşası için seferber etmek zorundadır.


© Aydınlık