menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

21. yüzyılın hiperşehirleri-3 Yerin altından Ay’a

32 0
09.08.2026

Geçen hafta şehirlerin göğe doğru yükselişini, milyonlarca insanın üretim, ulaşım, bilim ve teknoloji ağları içinde bir araya geldiği hiperşehirleri tartışmıştık. Fakat insanlığın şehir macerasının yalnızca gökyüzüne doğru ilerlediğini düşünmek yanıltıcı olur.

Bir başka yön daha var.

Aşağısı.

Üstelik insanın yeraltına ilgisi hiç de yeni değil. Kapadokya’daki Derinkuyu’da insanlar toprağın altında yalnızca saklanmadılar. Havalandırma bacaları, depoları, su kuyuları ve yaşam alanlarıyla gerektiğinde uzun süre dış dünyadan korunabilecek bir düzen kurdular. Orvieto’nun altında yüzyıllar boyunca açılan tüneller, Avrupa’nın başka bölgelerindeki mahzenler, sığınaklar ve maden yerleşimleri de aynı ihtiyacın farklı örnekleriydi. İnsan, kimi zaman savaştan korunmak, kimi zaman yiyeceğini ve suyunu saklamak, kimi zaman da iklim koşullarından kaçmak için toprağın altına indi.

Demek ki yeni olan yeraltına inmek değil. Yeni olan, yeraltını şehrin planlanmış bir parçası hâline getirmek.

ŞEHRİN ÜÇÜNCÜ BOYUTU

Şehir planlamasını çoğunlukla bir harita üzerinden düşünürüz. Konut burada, okul şurada, yol oradan geçecek, park şu bölgede kalacak. Gökdelenlerle bu haritanın üzerine üçüncü bir boyut ekledik ve şehirleri yukarı doğru büyüttük.

Şimdi aynı düşünce aşağıya doğru ilerliyor.

Helsinki bu konuda ilginç bir örnek. Şehir yalnızca yerüstünü değil, yeraltını da planlıyor. Otoparklar, spor alanları, teknik tesisler, ulaşım sistemleri ve başka birçok işlev toprağın altında yer buluyor. Montreal ve Tokyo’da da yeraltı ağları artık yalnızca metro istasyonlarından ibaret değil. İnsanlar alışveriş yapıyor, bir binadan diğerine geçiyor, gündelik hayatın bir bölümünü yerin altında sürdürüyor.

Burada amaç insanı güneşten koparıp yeraltına kapatmak değil. Tam tersine, yüzeyde bulunması gerekmeyen bazı işlevleri aşağıya indirerek yukarıdaki alanı insana ve doğaya geri vermek mümkün.

Bu nedenle geleceğin şehirlerini yalnızca gökdelenlerin yüksekliğiyle ölçmeyeceğiz. Şehir yukarıda, yüzeyde ve aşağıda birlikte çalışan üç boyutlu bir sisteme dönüşebilir.

Bunun için yeni bir planlama anlayışı gerekiyor. Yeraltındaki tünelleri, su ve enerji hatlarını, sığınakları, tarihî yapıları, metro ağlarını ve kullanılabilecek boşlukları bilmeden böyle bir şehir kurulamaz. “Yeraltı kadastrosu” ve “yeraltı ana planı” gibi kavramlar önümüzdeki dönemde şehircilik dilimize daha fazla girecektir.

Özellikle İstanbul açısından bu konu yabana atılacak bir mesele değil. İstanbul’un altında, çoğu zaman birbirinden bağımsız ele aldığımız başka bir İstanbul bulunuyor.

SAVAŞ ŞEHRİ YENİDEN DÜŞÜNDÜRÜYOR

Yeraltının tarihsel işlevlerinden biri de savunmadır.

Bugün dünya ilan edilmiş tek bir dünya savaşı içinde değil. Fakat askerî çatışmaların, ambargoların, ekonomik savaşların, enerji mücadelelerinin, siber saldırıların ve teknoloji kuşatmalarının yan yana yürüdüğü bir dönemdeyiz. Şehir planlamasını bu gerçekliğin dışında tutamayız.

Depreme dayanıklı şehir istiyoruz. Sele ve yangına hazırlanıyoruz. Aynı şekilde savaş sırasında da yaşamını sürdürebilen şehir üzerine düşünmek zorundayız.

Sığınak bu nedenle apartmanın bodrumunda tabelası duran bir odadan ibaret değildir. Metro ağları, hastaneler, su depoları, enerji sistemleri, haberleşme merkezleri, tahliye güzergâhları ve askerî-sivil ikmal yolları aynı dayanıklılık anlayışı içinde ele alınabilir.

Barış zamanında otopark veya spor salonu olarak kullanılan bir alan olağanüstü durumda sığınağa dönüşebilir. Metro günlük yaşamda ulaşımı sağlar, kriz sırasında tahliye ve korunma ağının parçası olabilir. Bir enerji........

© Aydınlık