Temel mutabakatın yokluğu
“Mevcut sistemin kodları ve dili üzerinden düşünüyoruz. Oysa asıl düşünce edimi, sistemin ürettiği düşüncenin ve dilin bittiği yerde başlar. O zaman ancak yeni bir dil ile yeni kavramlar üretilebilir.” Ü.K
John Locke, 17. yüzyılda egemenliğin meşruluğunu bireysel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınmasına bağladı. Locke’a göre, bütünleşen, tümel bir genel irade yoktur, birey vardır. Bireyi araç olarak değil, amaç olarak görmek, onu ön plana çıkarmak ileri demokrasinin gereğidir. Doğuştan özgür ve eşit olan insanların bir toplumsal mutabakat içinde toplumsal sözleşmeye bağlı olarak bir devlet örgütlenmesi içinde yaşamalarının meşruiyeti ve kabul edilebilirliği hak ve özgürlüklerin güvence altına alınmalarından doğmaktadır.
Tarihsel seyri içinde doğal hukukun, hukuk inşası ve uygulaması bakımından bugün geldiği ilişki noktası “insan hakları hukuku” oldu. Bu hukukun temelinde ise insancıl hukuk ve ulusal üstü hukuk bulunmakta. AB kriterleri ve AİHM içtihatları da bu kapsam içinde kabul edilmekte. Meşruiyet kavramı da bu anlayışla doğrudan bağlantılı.
Meşruluk kavramıyla “temel mutabakat “(consensus ) kavramı arasında yakın bir ilişki bulunmakta. Bir siyasal sistemin meşruluğu konusundaki mutabakat oranı düştüğünde, birden çok meşruluk inancı arasında çatışma başladığında toplumsal barış bozulur ve kriz durumu ortaya çıkar.
Türkiye’de yaşanan krizin nedeni de temel mutabakat (consensus) yokluğuna bağlı olarak meşruiyet kaybı noktasına gelinmiş olmasıdır. Münci Kapani’ye göre “temel mutabakatın yokluğu” ( dissensus ) diğer bir deyişle “meşruluk çatışması” barışçı yollardan giderilemezse siyasal gerilim ve iç çatışma kaçınılmaz hale gelebilir.
Kuşkusuz bu temel mutabakat farklılıklarımızla bir arada barış içinde yaşamamızı sağlayacak çoğulcu, çoklu, katılımcı, özgürlükçü olma niteliklerine dayalı bir demokraside ve meşru hukukun (doğal hukukun) hak ve özgürlüklerimizi güvence altında tutacağı ilke ve değerlerde olmalıdır.
Yaşananlar hepimize meşru hukuka........
