Öldürül(e)meyen babalar sorun olur mu? (1)
Ölmüş babayı öldürmek gerek…
İnsan birinin öldüğünü ilk anda kabul etmez. Bu, bir bilgi eksikliği değil, varoluşsal bir itirazdır. Ruh, ölüm gerçeğiyle karşılaştığında onu hemen içeri alamaz; yokluğu askıya alır, zamanı durdurmaya çalışır. Yas sürecinin ilk tepkisi bu yüzden inkârdır. “Öldüğüne inanamamak” tam da bu evreyi anlatır. Ancak inkârda kalındığında yas ilerlemez; hayat donuklaşır. Ölen, gerçekten kaybedilmez; yokluk kabul edilmediği için sembolik olarak yaşamaya devam eder. Bu nedenle “ölüyü öldürmek” gerekir. Bu ifade serttir ama gereklidir. Öleni öldürmek, onu gerçekten kaybetmeyi, onun yokluğuyla yaşamayı kabul etmek demektir. Ancak bu gerçekleştiğinde hayat yeniden normalleşebilir. Geride kalanlar, boşluğun sorumluluğunu üstlenebilir ve yaşamı sürdürebilir. Rosine Jozef Perelberg,(1) ölen ama öldürülemeyen baba figürünün geride kalanlar için ağır bir yük hâline geldiğini söyler. Böyle bir baba ne gerçekten vardır ne de yoktur; hayalet gibi dolaşır. Bu durum normalliği bozar, düzeni askıya alır. Perelberg bu düşüncesini Freud’un Totem ve Tabu metnindeki baba figürü üzerinden geliştirir. Freud’un anlatısındaki baba, mutlak gücü elinde tutan, yasa koyan, arzuya hükmeden, baskıcı ve narsistik bir figürdür. Ancak sorun yalnızca bu babanın varlığı değildir; asıl mesele, onun öldürüldükten sonra sembolik bir babaya dönüştürülüp dönüştürülememesidir. Baba ölür ama sembolik düzeye taşınamazsa, yani mutlak gücünden arındırılıp yasaya ve simgesel düzene devredilmezse, çatışma çözülmez. Baba bedenen ortadan kalkar ama gücü kalır. Yasa donar, hayat hareket edemez. İşte bu noktada Perelberg, İbrahim anlatısına yönelir. Mutlak güçlü baba figürü olan Tanrı, koşulsuz itaat talep eder. İbrahim’in en büyük arzusu olan çocuk sahibi olma isteği, bu mutlak itaate karşılık olarak gerçekleşir. Ancak anlatının devamında İbrahim, kendi oğlunun karşısında mutlak güce sahip bir baba konumuna yerleştirilir; öldürme ve kurban etme yetkisine sahip bir baba. Anlatının kırılma noktası burada ortaya çıkar. Katletme gerçekleşmez; öldürme eylemi dönüştürülür. Oğul yerine bir hayvan kurban edilir. Böylece ölüm sembolize edilir ve mutlak güç yıkıcı olmaktan çıkar. Baba, çocuğu öldürme gücünden vazgeçerek baba olur. Gücünü kaybederek sembolik bir konum kazanır. Bu dönüşüm bir rahatlama yaratır ve olgunlaşmaya işaret eder. Sembolik baba, öldüren baba değildir; yasa koyar ama yok etmez, sınır çizer ama yaşamı onaylar. Çocuğun hayatta kalması, babanın mutlak gücünden vazgeçmesiyle mümkün olur.
Bu dinamik yalnızca bireysel ilişkiler için geçerli değildir. Toplumlar da baba figürleriyle benzer bir ilişki kurar. Bir toplum, baba figürlerini sembolik düzeye taşıyabildiği ölçüde gelişir. Babayı eleştirebildiği, sınırlayabildiği ve dönüştürebildiği ölçüde hareket edebilir. Ancak baba kutsallaştırıldığında, dokunulmaz ve eleştirilemez hâle geldiğinde, yasa kalır ama hayat donar. Babayı öldürememek, yani onu sembolik düzeye taşıyamamak, gelişmeyi ve dönüşümü engeller.
Bu bağlamda Atatürk‘ün Türkiye’de tam anlamıyla sembolik babaya dönüştürülemediğini düşünmek mümkündür. Ölmüş ama öldürülemeyen. Eleştirinin dışına itilmiş, sürekli kutsanan baba figürü, yasayı canlı tutmak yerine dondurur. Baba ölür ama öldürülemez; gücü devredilemez. Böyle bir durumda toplum, baba figürünün gölgesinde kalır ve bir türlü olgunlaşamaz.
Öz babanın yetersizliği ve Çakma babalar
Gazetelerde, televizyonlarda, sahnelerde sıkça rastladığımız bir şey var: Kendileri çoktan baba olmuş, hatta yaşlılık sınırına gelmiş erkeklerin başkalarına hâlâ “baba” denmesi. Ferdi Baba, Orhan Baba, Müslüm Baba… Mafya babaları var, babacan babalar var… Bir de tartışılmaz, dokunulmaz “büyük babalar” var: Muhammed, Ali, Atatürk gibi… Onların temsilcileri; reisler, başbuğlar, önderler. Baba artık yalnızca aile içi bir konum değil, simgesel bir makam, hatta bir iktidar biçimi. Bu çağrışım ister istemez şu soruyu doğuruyor: Babaları olan insanlar neden ikinci, üçüncü baba figürlerine ihtiyaç duyar? Bu ihtiyaç ruhsal ve simgesel bir boşluktan besleniyor galiba. Çünkü öz baba her zaman “baba işlevini” yerine getiren kişi değil. Bazen baba vardır ama yasa yoktur; bazen yasa vardır ama temas yoktur, bazen de baba yalnızca korkulan, susulan ya da idealize edilerek ulaşılamaz kılınan bir figürdür. Bu durumda birey, eksik kalan baba işlevini dışarıda aranıyor belki de. Sanatçıda, liderde, dinî figürde, devlet adamında… “Baba” diye çağrılan her figür, aslında içeride kurulmamış ya da yarım kalmış bir otorite–koruma–anlam üçgenini tamamlamaya çağrılır. Bu yüzden “baba” hitabı çoğu zaman bir sevgi ifadesi değil, bir dayanma ihtiyacının, bir teslim olma arzusunun, hatta bazen bir çocukluğa geri dönüş fantezisinin adıdır. Ve belki de en çarpıcı olan şudur: İnsan ne kadar çok “baba”ya ihtiyaç duyuyorsa, o kadar az kendi iç babasına sahiptir. Belik de ‘baba’lar yaratarak kendi babalığını reddetmekte ve çocuk pozisyonunda kalmaktadır. Üstelik ilginç olan yalnızca bu değil. Bu kişiler, öz babalarından söz ederken çoğu zaman aşırı bir yüceltme dili kullanıyor. Sanki bir tür telafi, sanki gecikmiş bir özür dileme var bu methiyelerde. Baba hâlâ hayattayken de çoktan ölmüşken de… Bu aşırı saygı tonu, çoğu zaman bir borcun kapanmadığını ele verir.
Psikanalist Friedrich Markert,(2) çocuğun ruhsallığında iki baba imgesi bulunduğunu söyler: Biri, çocuğun babasıyla doğrudan ilişkisinde oluşan baba figürü; diğeri ise annenin bakışı, dili ve anlatısı üzerinden kurulan baba temsili. Ama bana kalırsa mesele ikiyle sınırlı değil. Bizde çoğu zaman evin içindeki baba ile evin dışındaki baba bütünüyle farklı, hatta karşıt figürlerdir. Evde sessiz, geri çekilen, edilgen bir baba; dışarıda güçlü, sert, yasa koyan, sözü geçen bir baba… Üstelik babanın yalnızca “baba olarak” değil, başka ilişkilerde nasıl konumlandığı da çocuğun baba imgesini belirler. Babanın kardeşleriyle ilişkisi—amca ya da dayı oluşu, işyerindeki konumu, amir mi, çalışan mı, ezilen mi, gündelik hayattaki halleri—trafikteki sabrı ya da öfkesi, alışverişteki pazarlığı, güçle kurduğu ilişki, bütün bunlar çocuğun zihninde babaya dair ayrı ayrı sahneler üretir. Bu nedenle çocuğun iç dünyasında oluşan baba figürü, farklı sahnelerin ve deneyimlerin tutarlı biçimde üst üste binmesiyle değil; çoğu zaman birbirini tamamlamayan, hatta birbiriyle çelişen kırıntıların yan yana gelişinden oluşan bir kolajla kurulur. Evdeki baba, dışarıdaki baba, başka ilişkilerde beliren baba halleri; güç, çekilme, sessizlik, öfke ya da yasak koyma gibi birbirine temas etmeyen parçalar hâlinde çocuğun ruhsallığında yer eder. Yetişkinlikte içimizde taşıdığımız baba, işte bu dağınık kolajdır. Ancak bu kolajın parçaları eksikse ya da parçalar arasında boşluklar ve kopukluklar varsa, baba arayışı hiçbir zaman tamamlanmaz. İnsan, farkında olmaksızın, sembolik olarak tamamlanmamış bir babanın yasını tutar. Bu yas çoğu zaman tanınmaz; adı konmaz, açıkça yaşanmaz. Daha çok başka baba figürlerine yönelme, güçlü bir otoriteye yaslanma, birilerine “baba” diye seslenme ihtiyacı biçiminde kendini gösterir. Böylece kayıp, doğrudan hissedilmek yerine dışarıya taşınır ve başkaları üzerinden telafi edilmeye çalışılır. Belki de bu yüzden bazı yaslar sessizdir. Ne gözyaşıyla ifade edilir ne de hatırlama ritüelleriyle anılır. Ama insanın hayatında hep dolaşır; kararlarında, bağlanmalarında, teslimiyetlerinde ve isyanlarında kendini gösteren sürekli bir baba boşluğu olarak.
Baba bir eksikliktir bazen
Babalık, bedensel bir yakınlık üzerinden kurulmaz. Hamilelik, doğum ve emzirme gibi biyolojik süreklilikler babalığa ait değildir. Bu nedenle babalık, anneliğe kıyasla çok daha fazla psikolojik, simgesel ve kültürel bir inşadır. Tam da bu yüzden kırılgandır: eksik kalmaya, yer değiştirmeye, başka figürlerle ikame edilmeye açıktır. Psikoterapist Heidi Kastner, Fail Babalar(3) adlı çalışmasında babalığın bu sosyal ve ruhsal niteliğine dikkat çeker. Kastner’e göre babalığın biyolojik bir sürekliliğe değil, simgesel ilişkilere dayanması, onun değişkenliğini artırır. Çocuğun babaya benzemesi, onunla özdeşlik kurması —yani babaya sadakat geliştirmesi— yalnızca bireysel bir bağ değildir; aynı zamanda babalık kurumunu ayakta tutan ruhsal bir dayanak işlevi görür. Bu sadakat, çoğu zaman sevgi kadar korkuyla da örülüdür. Çünkü tarihsel olarak baba, yalnızca koruyan değil; öldürme yetkisine de sahip olan bir figürdür. Burada sıkça unutulan bir gerçek vardır: Tarih boyunca babaların çocuklarını öldürme hakkı olmuştur. Ödipus anlatısının tersine denir çoğu zaman; oysa dikkatle bakıldığında Ödipus miti tam da babanın çocuğunu öldürmek üzere terk etmesi hikâyesidir. Laios (Ödipus’un........
