menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Fail travması ve failin mağdura borcu (2)

24 0
24.08.2026

İşte "fail travması" tam burada yeniden önem kazanıyor. Demiştim… Devamı…

Fail travması derken faili mağdurlaştırmayı kastetmiyorum. Tam tersine, insanın kendi faillik gerçeğini artık inkâr edemediği anda yaşadığı sarsıntıyı kastediyorum. Kendi grubunun yalnızca acı çekmediğini, aynı zamanda acı verdiğini; yalnızca öldürülmediğini, öldürdüğünü; yalnızca susturulmadığını, başkalarını da susturduğunu kabul etmek, kolektif benlik anlatısında ciddi bir kırılma yaratıyor. Belki gerçek dönüşüm için bu kırılmaya ihtiyaç var. Çünkü barış yalnızca "öteki artık bize saldırmayacak" güvencesi değildir. "Biz de ötekine yaptıklarımızla karşılaşacağız" diyebilme cesaretidir. Bunun ise bugün henüz yeterince güçlü bir bilincinin, dilinin ve çabasının oluştuğunu düşünmüyorum.

Aynı şekilde bir barış çalışması yalnızca silahların susması, mahkûmların bırakılması ya da tarafların bir masaya oturmasıyla tamamlanamaz. Geçmişte yaşananların yeniden masaya yatırılması; yalnızca karşı tarafın suçlarının değil, herkesin kendi mahallesinde yaptığı haksızlıkların, susturduğu insanların, yarattığı korkuların da konuşulması gerekiyor. Belki buna toplumsal bir psikolojik arınma demek mümkün. Bir toplumun kendi geçmişine yeniden bakması, yıllardır kullandığı düşmanlık dilini bir filtreden geçirmesi, kendi mağduriyetini olduğu kadar kendi zalimliğini de tanıması gerekiyor. Buradaki arınma unutmak ya da suçları silmek değil; tersine, hatırlayarak, konuşarak ve sorumluluk alarak toplumsal ruhun zehrini azaltmak anlamına geliyor.

Eğer taraflar böyle bir dönüşüm geçirmez, kendi mağduriyetlerinin yanında kendi faillikleriyle de karşılaşmazlarsa "barış", "kardeşlik", "birlikte yaşama" gibi sözler kulağa hoş gelen bir retorikten ibaret kalıyor. Güzel bir hikâye anlatıyoruz, belki o hikâyeyi dinlemek hepimizin hoşuna da gidiyor; fakat toplumsal gerçeklik değişmiyor. Umarım insanlar mağduriyetlerini anlatmaya devam ederken kendi fail yanlarını da görebilecek bir cesaret geliştirebilirler. Çünkü kalıcı barış, ötekinin suçlarını unutmaktan değil, herkesin kendi suçlarıyla da yüzleşebilmesinden geçiyor.

Ve belki toplumsal dönüşüm tam olarak burada başlıyor: Yalnızca çektiğimiz acıyı değil, verdiğimiz acıyı da hatırlayabildiğimiz yerde. Çünkü savaş bittiğinde silahlar susabilir; fakat savaşın insanların içine yerleştirdiği düşman kolay kolay susmuyor. Kalıcı barış biraz da o içselleştirilmiş düşmanla ve kendi içimizdeki faille hesaplaşabilme cesaretidir.

Çocukluğumdan hatırladığım bir baba vardı; çevrede çok zalim biri olarak bilinirdi. Çocuklarını döver, şiddeti neredeyse eğitimin doğal bir parçası sayardı. Sonra Danimarka’ya gitti. Birkaç yıl sonra izne geldiğinde çocuklarına sarılmaya, onları öpmeye, onlarla oyunlar oynamaya başladı. Maskara baba oldu yani… Çocuklar babalarının gelişine bir yandan seviniyor, öte yandan eski zalim babayla yeniden karşılaşmanın ve aynı şiddeti tekrar yaşamanın korkusunu taşıyorlardı. Fakat baba geldiğinde adeta başka biri olmuştu. Çünkü kendi yetiştiği kültürde şiddeti bir eğitim biçimi olarak öğrenmişti. Çocuğu terbiye etmenin, ona sınır koymanın, onu hayata hazırlamanın yolu olarak dayağı biliyordu. Danimarka’ya gittiğinde ise başka babalar gördü: Çocuklarına sarılan, sevgilerini gösteren, onlarla oynayan, şakalaşan, birlikte gülen, çocuklarından keyif alan babalar…

Başka bir kültürle karşılaşmak, insana yalnızca başka insanların nasıl yaşadığını göstermiyor; aynı zamanda kendi yaşamına, kendi kültürüne ve kendi davranışlarına dışarıdan bakabilme imkânı da veriyor. Monokültürel bir çevreden çıkan insan, farklı bir kültürle karşılaştığında kabaca iki farklı yöne gidebiliyor. Birincisinde, farklılık kişide bir tehdit duygusu yaratıyor; insan kendi kültürünü daha fazla yüceltiyor, ona daha sıkı sarılıyor ve yabancı olan karşısında kimliğinin sınırlarını sertleştiriyor. Göç ortamlarında kimi zaman milliyetçi, ırkçı, dinsel fundamentalist ya da aşırı muhafazakâr eğilimlerin güçlenmesini biraz da bu savunmacı kimlik hareketi içinde anlamak mümkün.

İkinci ihtimalde ise karşılaşılan farklılık bir tehditten çok bir karşılaştırma imkânına dönüşüyor. İnsan, kendi kültüründe doğal, değişmez ve zorunlu sandığı şeylerin aslında belirli tarihsel ve toplumsal koşullar içinde öğrenilmiş davranışlar olduğunu fark etmeye başlıyor. Böylece başka kültürle karşılaşma, yalnızca yeniyi tanımak değil; kendini sorgulamak, dönüşmek ve yeni olanı kendi hayatına ekleyebilmek anlamına geliyor. Bir bakıma burada Platon’un Mağara Alegorisi’ndeki hikâyeye benzer bir süreç yaşanıyor. Mağaranın dışına çıkan insan, şimdiye kadar gerçekliğin bütünü sandığı şeyin aslında yalnızca sınırlı bir dünyanın görüntülerinden ibaret olduğunu fark ediyor. Başka bir dünyayla karşılaşmak, yalnızca bilgiye yeni bir şey eklemiyor; insanın gerçeklik anlayışını da değiştiriyor. Kendi dünyasının dışına çıkabilen kişi, geri döndüğünde artık eski dünyasına bütünüyle aynı gözlerle bakamıyor. Kültürlerarası karşılaşmanın dönüştürücü gücü de biraz burada yatıyor: İnsan yalnızca başka türlü yaşamanın mümkün olduğunu görmüyor, daha önce “doğal” ve “tek mümkün” sandığı kendi yaşam biçiminin de yalnızca mümkün yaşam biçimlerinden biri olduğunu fark ediyor.

Gurbetten baba dönerse…

Danimarka’ya giden bu baba için gerçekleşen de ikinci yoldu. Başka babaları gördüğünde yalnızca yeni bir babalık tarzıyla karşılaşmıyordu; aynı zamanda şimdiye kadar doğal, doğru ve hatta zorunlu sandığı kendi davranışlarına da başka bir gözle bakmaya başlıyordu. Babalığın mutlaka korkutmak, cezalandırmak ve dövmek anlamına gelmediğini; çocuğuyla oynamanın, ona sarılmanın, onunla gülmenin de babalığın bir biçimi olduğunu görüyordu. İnsan başka bir yaşama biçimiyle karşılaştığında bazen hayatında çok önemli bir cümle kurabiliyor: “Demek ki başka türlü de mümkünmüş.” Belki kültürlerarası karşılaşmanın en dönüştürücü yanı tam da burada yatıyor. İnsan yalnızca ötekini tanımıyor; ötekinin aynasında kendisini de yeniden görmeye ve yeniden tanımaya başlıyor.

Baba döndüğünde çocuklarıyla yeni bir ilişki kurmayı deniyordu. Onlarla oyun oynuyor, şakalaşıyor, gülüyordu. Değişim yalnızca babada kalmıyordu. Başlangıçta yüzlerinde korku taşıyan çocukların halleri yavaş yavaş değişmeye başladı. Kendilerini daha güvende hissediyor, okulda bile daha özgüvenli, daha rahat ve kendilerinden daha emin davranıyorlardı. Fakat burada önemli bir ayrım var: Kültür insanın davranışlarını açıklayabilir ama faili ortadan kaldırmaz. Bir insan şiddeti içinde yetiştiği kültürden öğrenmiş olabilir; fakat şiddeti uygulayan yine kendisidir. “Ben böyle öğrendim”, yapılanı anlamamıza yardımcı olabilir ama yapılanın sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Kültürel açıklama ile kişisel sorumluluk birbirinin alternatifi değildir. Tam tersine, gerçek refleksiyon belki de ancak bu ikisini aynı anda görebildiğimizde başlıyor: “Bunu bana öğrettiler” diyebilmek ama aynı zamanda “Bunu yapan bendim” diyebilmek.

Ben “fail travması” derken biraz da bu karşılaşmayı kastediyorum. Failin kendi fail oluşuyla karşılaşmasının benliğinde yarattığı sarsıntıyı… İnsan kendisini iyi bir baba, iyi bir eş, iyi bir öğretmen ya da iyi bir insan olarak tasarlarken, bir gün kendi davranışlarının başka bir insanda korku, acı, aşağılanma veya çaresizlik yarattığını fark edebiliyor. O zaman kişinin kendisi hakkında kurduğu hikâye ile başkasına yaşattığı gerçeklik birbirine çarpıyor. Bu, insan için kolay bir karşılaşma değil. İnsan bu noktada inkâra gidebilir. “Bizim kültürümüzde böyle”, “Babam da beni dövdü”, “Çocuk dediğin dayak yemeden büyümez” diyerek eski davranışlarını meşrulaştırabilir. Hatta yabancı kültürle karşılaştığında kendi kültürünü daha da yücelterek savunmaya çekilebilir. Böylece kendi fail yanını görmekten kurtulmaya çalışır. Ama başka bir ihtimal daha var: İnsan durup kendi davranışları üzerine düşünebilir. Refleksiyon yapabilir. Öğrendiği ile yaptığı arasına mesafe koyabilir. Karşılaştığı yeni kültürden bazı şeyleri alıp kendi yaşamına katabilir ve böylece hem kendisini hem de ilişkilerini değiştirebilir.

Danimarka’dan dönen babanın yaşadığı değişim biraz buydu. Kendi fail yanıyla karşılaşmış, çocuklarında yarattığı korkuyu görmüş ve bildiği babalık biçiminin tek mümkün babalık olmadığını fark etmişti. Başka bir kültürü taklit etmekten ziyade, orada gördüğü başka bir ilişki biçimini kendi hayatına uyarlamıştı. Fail travması bu anlamda yalnızca suçluluk ya da pişmanlık değildir. Kendi fail oluşuyla karşılaşmanın insanın benlik tasarımında yarattığı sarsıntıdır. Ve bu sarsıntı her zaman yıkıcı olmak zorunda değildir. Bazen insanın değişebilmesinin başlangıcıdır. Çünkü kültür davranışlarımızın nereden geldiğini açıklayabilir; ama sorumluluğumuzu ortadan kaldırmaz. İnsan ancak “Ben böyle öğrendim” cümlesinden “Bunu yapan da bendim” cümlesine geçebildiğinde ve ardından “Ama artık başka türlü davranabilirim” diyebildiğinde gerçek bir dönüşüm mümkün........

© Artı Gerçek