Cinselliğin kusurlu tarihi…
Cinselliğin İlk Taslakları Telmo Pievani, 2026’da Almanca yayımlanan Unvollkommen: Eine andere Geschichte der Evolution — Türkçeye yaklaşık olarak Kusurlu: Evrimin Başka Bir Tarihi diye çevrilebilir — adlı kitabında evrimi kusursuzluğa doğru ilerleyen düzenli bir süreç olarak anlatmaz. Dinsel anlatılarda dünya, evren, doğa, insan ve diğer canlı türleri; üstün, kusursuz bir akıl tarafından (Tanrı) yaratılmıştır. Oysa evrim kuramı, biyoloji ve uzay araştırmaları, bu mükemmellik anlatısının bilimsel bir gerçeklikten çok masalsı bir tasavvur olduğunu gösterir. Evrim, önceden hazırlanmış kusursuz bir plana göre işlemez; denemelerden, rastlantılardan, hatalardan, sapmalardan ve geçici çözümlerden oluşur. Hayatın devamını mümkün kılan da çoğu zaman kusursuzluk değil, tam tersine kusurlar ve farklılıklardır. Bu açıdan bakıldığında cinsellik de başından beri kusursuz bir sistem değildir. Cinselliğin ilk taslaklarını, bugün çoğunlukla hastalık, pislik ve tehlikeyle özdeşleştirdiğimiz mikroorganizmalar hazırlamıştır. Bakteriler insanlar gibi cinsel ilişkiye girmez; fakat birbirleriyle genetik materyal alışverişinde bulunurlar. Böylece kalıtsal bilgilerini karıştırarak değişen çevre koşulları karşısında yeni imkânlar geliştirirler. Virüsler de yalnızca canlıların düşmanı değildir. Evrim boyunca genetik materyalin taşınmasına katkıda bulunmuş, canlılığın değişmesinde ve çeşitlenmesinde rol oynamışlardır. Bu nedenle mikroplar yalnızca düşmanlarımız değildir; bir anlamda atalarımız, yaratıcılarımız, koruyucularımız ve aynı zamanda hâlâ tehlikelerimizdir. İnsan bedeni de sınırları kesin olarak çizilmiş, yalnızca “insana ait” bağımsız bir varlık değildir. Vücudumuz sayısız mikroorganizmanın evidir. Bağırsaklarımızda, derimizde, ağzımızda ve bedenimizin başka bölgelerinde yaşayan bu canlılarla aramızda kırılgan bir denge bulunur. İnsan, tek başına yaşayan saf ve kapalı bir varlıktan çok, başka canlılarla birlikte kurulmuş hareketli bir ekosistemdir.
Çoğalmanın Kendi Kendisini Yok Etmesi
Pievani, kanser hücrelerinin sınırsız ve “egoistçe” çoğalmasının sonunda ölüme yol açtığını anlatır. Kanser hücreleri, çoğalmanın her zaman yaşam anlamına gelmediğini gösteren çarpıcı bir örnektir. Onları biyolojik anlamda “intihar hücreleri” olarak adlandırmak tam olarak doğru değildir. Çünkü kanser hücreleri, normal hücrelerin gerektiğinde başvurduğu programlanmış hücre ölümünden kaçmayı başarır. Bölünmelerini durdurmaları gerektiğini bildiren sinyalleri dikkate almaz ve denetlenmeden çoğalmaya devam ederler. Fakat sonuçları bakımından kanser, paradoksal bir kendini yok etme hareketidir. Kanser hücresi yalnızca kendi varlığını ve çoğalmasını güvence altına almaya çalışırken parçası olduğu bedenin bütünlüğünü bozar. Ne kadar çok çoğalırsa bedeni o kadar fazla tüketir; bedeni ölüme yaklaştırdıkça kendi yaşam koşullarını da ortadan kaldırır. Çünkü kanser hücresi, öldürdüğü bedenden bağımsız olarak yaşayamaz. Bu nedenle kanseri biyolojik değil, metaforik anlamda bir “intihar hücresi” olarak düşünebiliriz: Kendisini sınırsızca çoğaltmaya çalışırken içinde yaşadığı bütünü ve sonunda kendisini yok eden bir hücre… Kanserin gösterdiği temel çelişki şu: Parçanın kısa vadeli çıkarıyla bütünün yaşamı her zaman aynı şey değildir. Bazen çoğalmak yaşamı sürdürmez; tam tersine yaşamın koşullarını tüketir. Sınır tanımayan büyüme, sonunda kendi zeminini ortadan kaldırır. Bu açıdan kanser yalnızca bir hastalık değil; ilişkisiz, sınırsız ve bütünü umursamayan çoğalmanın nasıl kendini yok etmeye dönüşebileceğini gösteren güçlü bir metafordur. Anlatmaya çalıştığım şey de tam olarak budur: Sürekli büyümeyi hedeflemek ve her türlü çoğalmayı kendiliğinden olumlu saymak başlı başına bir problemdir. Kapitalizmin slogan hâline getirdiği kesintisiz ekonomik büyüme ideali ile üreyerek ve çok çocuk sahibi olarak güçlenme hayalleri, aynı sınırsız çoğalma mantığının farklı görünümleridir. Demek ki kanser hücrelerinden bile öğrenebileceğimiz bir şey vardır: Bütünü tüketen büyüme, sonunda kendisini de yok eder.
Cinsellik Neden Bu Kadar Meşakkatli?
Cinsellik, üremenin en kolay yolu değil. Hatta ilk bakışta oldukça zahmetli ve riskli bir uğraş. Canlı önce bir eş bulmak, sonra kendisini ona beğendirmek, rakipleriyle mücadele etmek ve kimi zaman hayatını tehlikeye atmak zorundadır. Kur yapmak, gösterişli renkler geliştirmek, dans etmek, ses çıkarmak, yuva kurmak, besin toplamak ve yavruyu korumak büyük miktarda enerji gerektirir. Bazı hayvanlar eşlerine ulaşabilmek için kanlı çatışmalara girer. Erkek aslan sürü içindeki konumunu ve dişilere erişimini korumaya çalışırken hayatını kaybedebilir. Bazı örümcek türlerinde ve peygamberdevelerinde ise erkek, çiftleşmenin ardından dişi tarafından yenilebilir. Böylece gerdek hediyesi, erkek açısından ölüm olabilir. Doğa, cinselliğin tehlikelerini haz, çekicilik ve arzu yoluyla telafi etmiş gibidir. Cinsellik yalnızca bedensel bir karşılaşma da değildir. Özellikle insanlar açısından bir eş bulmak, ona kendini beğendirmek ve ilişkiyi güvence altına almaya çalışmak; kıskançlıkla, rekabetle, terk edilme korkusuyla ve ayrılık ihtimaliyle yaşamak demektir. İnsan cinsellikten haz alır; fakat bu haz bağımlılık, bağlanma, hayal kırıklığı, kıskançlık ve acı ihtimalini de beraberinde getirir. Bu nedenle cinsellik bir taraftan hayatı çoğaltırken diğer taraftan hayatı zorlaştırır. Günümüzde sevginin ve duygusal bağın dışarıda bırakıldığı cinselliğin tercih edilmesi ya da pornografi bağımlılığının yaygınlaşması da kısmen bununla ilişkili olabilir. Çünkü bağlanma korkusu, çoğu zaman bir ilişkinin sorumluluğunu üstlenmekten duyulan korkudur.
Cinsellik Olmadan Üremenin Avantajı ve Açmazı
Pievani’nin anlattığı meselelerden biri de şu: Bazı canlılar bu zahmetli süreçten tamamen vazgeçmiştir. Bazı bitkiler, sürüngenler ve başka canlılar........
