ZARAFET VE ESTETİK’İN ORTAK DİLİ YOKSA EDEP Mİ?
Avrupa'yı gezerken dikkatimi çeken hususlardan biri farklı kültürlerin insan yetiştirme biçimleri arasındaki belirgin farklar oldu. Alsace'taki Beatus Rhenanus Kütüphanesi'ni gezerken Alman dünyasının entelektüel derinliğiyle karşılaşıyor, İngiltere'de Rothschildmalikâneleri ve Disraeli'nin Hughenden Manor'u gibi mekânlarda görgü, mülkiyet vekurumsallığın nasıl bir medeniyet diline dönüştüğünü görüyorsunuz. Fransa'ya geçtiğinizde ise mimariden şehir planlamasına, bahçelerden gündelik hayata kadar uzanan güçlü bir estetik duyarlılık hissediliyor. Fransız köylerinde en dikkatimi çeken bizde rastlamadığım dikdörtgen veya boylamasına saksılardaki farklı çiçeklerin ekilmesiyle oluşan renklerin oluşturduğu renklerin estetiğiydi. Bilindiği gibi estetik kavramının asıl anlamı güzellikten öte “duygusal idrak”i derinleştirebilmektir. Belki de bu anlama ilişkin anlamayı tamamlayabilmek.
Bütün bunlar insana şu soruyu sorduruyor: Bir medeniyeti ayakta tutan şey nedir? Bilgi mi, estetik mi, ahlak mı, yoksa görgü mü?
Fransızlar estetiği ve zarafeti devlet düzeyinde kurumsallaştırdılar. Özellikle Versailles sonrasında güzellik yalnızca sanat meselesi olmaktan çıktı; iktidarın, kültürün ve toplumsal düzenin dili hâline geldi. Mimari, moda, bahçe düzenlemeleri, diplomasi ve gündelik davranışlar rafine bir estetik anlayışı etrafında şekillendi.
Fransa'nın Avrupa'ya en büyük katkılarından biri, estetiği kamusal hayatın bir parçası hâline getirmesidir. Bu nedenle Fransız şehirlerinde gezerken yalnızca binaları değil, bir yaşam üslubunu da görürsünüz.
İngilizler ise farklı bir yol seçtiler. Onlarda estetik çoğu zaman görgü ve ahlakla birleşti.
Viktorya çağında güzel ev, düzenli bahçe veya bakımlı şehir yalnızca estetik tercih değildi; karakterin ve medeniliğin göstergesi olarak görülüyordu. John Ruskin ve Matthew Arnold gibi düşünürler, insanın yaşadığı çevrenin onun ahlaki karakterini........
