PEKİ BİZİ KİM KURTARACAK?
Türkiye’de siyaset, hem iktidarda hem muhalefette, hâlâ karizmatik lider arayışı etrafında dönüyor. Asıl soru ise ülkenin bu kısır döngüyü aşıp kurumlara dayalı bir siyaset kurup kuramayacağı.
Son dönemde muhalefet ve Erdoğan sonrası dönem AK Parti için tartışılan gizli özne karizmatik lider arayışı veya bulunamama sorunu gibi durmakta. Karizmanın ne olduğu çekiciliğinin hangi sebep ve sonuç ilişkilerinden oluştuğunu malum bizde pek merak eden de çıkmaz. Siyasi karizma denilince aklıma tarihten Abraham Lincoln, Napolyon, Atatürk, Özal ve bugünden Erdoğan gelmekte. Sporda Fatih Terim belki de sanatta Kıvanç Tatlıtuğ da aklıma ilk gelenlerden. Karizma kavramının ilk sorusu sonradan mı yoksa doğuştan mı bahsedildiğine ilişkin olabilir. Ama genelde karizmaya duyulan ihtiyaç kriz ve belirsizlik dönemlerinde oluşur denmekte.
“Karizma” sözcüğü, Antik Yunanca “χάρισμα”‘dan (charisma) gelir ve “Tanrı’nın bağışı / lütfu” anlamındadır. İlk kullanım alanı siyasetten değil, erken Hristiyan teolojisinden doğar. Bu anlamda kavramın ilk kullanımı Hz. İsa ile ilişkilendirilmiştir. Burada İsa ne bir mabedin başıdır ne de resmi bir din adamı. Buna rağmen “Sözünde yetki vardı” denir. Bu, karizmanın özüdür; meşruiyetin kaynağı kişiliğin kendisidir.
Max Weber çerçevesiyle söylersek karizma, siyaset ile toplum arasındaki ilişkinin rasyonel kuralların askıya alındığı anlarda aldığı özel bir biçimdir. Ne yalnızca liderin kişisel cazibesi ne de toplumun irrasyonelliğidir. Karizma, kriz yaşayan toplum ile “olağanüstü” kabul edilen figür arasındaki karşılıklı bir inanç ilişkisidir. Toplumlar karizmayı keyif için değil, zorunluluktan çağırır. Karizma genellikle kolektif bir aşağılanma duygusunun yaygınlaştığı, yenilgi, çöküş ya da derin bir travma hâlinin yaşandığı, kurumlara olan güvenin zayıfladığı ve toplumun açık ya da örtük biçimde “Bizi kim kurtaracak?” sorusunu sormaya başladığı dönemlerde yükselir.
Ülke siyasetini bugün........
