Kırmızı Montun Bedeli
Savaş alanlarında bazı dersler kitaplardan öğrenilmez. Onlar ancak hayatta kalındığında anlaşılır. Ve çoğu zaman o derslerin bedeli kalp atışlarının hızlanması, dizlerin titremesi ve ömürden eksilen birkaç yıl olur.
Bosna Savaşı sırasında anlatılan bir anekdot vardır. Foto muhabirleri arasında yıllardır dolaşan, sahada çalışmanın ne anlama geldiğini tek bir sahneyle anlatan bir hikaye.
Bir foto muhabiri çatışmaların sürdüğü bir bölgede görev yapıyordur. Şehir keskin nişancıların kontrolündedir. Bir sokaktan diğerine geçmek bile ölümle pazarlık yapmak gibidir. Bir noktada ekip, açık bir alanın karşı tarafına geçmek zorunda kalır. Mesafe aslında çok kısa. yaklaşık yirmi metre. Normal bir yürüyüşte belki on saniye bile sürmeyecek bir mesafe. Ama o yirmi metre, ölümle yaşam arasındaki ince çizgidir.
Keskin nişancıların o hattı gördüğü bilinmektedir.
Önce birkaç kişi geçer. Hepsinin üzerinde koyu renk kıyafetler vardır. Hızlı bir koşuyla boşluğu kat ederler ve sorunsuz şekilde karşıya ulaşırlar.
Sıra foto muhabirine gelir.
Onun üzerinde ise kırmızı bir mont vardır.
Koşmaya başladığı an, sessizlik yerini keskin nişancı tüfeklerinin sesine bırakır. Kurşunlar etrafına düşmeye başlar. O an zaman yavaşlar. Yirmi metrelik mesafe sonsuza uzayan bir koridora dönüşür. Foto muhabiri koşmaya devam eder. Her adımında yere düşebileceğini bilir. Ama durmak da mümkün değildir. Sonunda karşı tarafa ulaşır. Yaralanmamıştır. Ama o birkaç saniye, ömründen yıllar almıştır.
Daha sonra yaşadıklarını deneyimli gazetecilerle ve savaş muhabirleriyle paylaşır. Üzerinde hala o kırmızı mont vardır. O anı anlatırken biri montu işaret eder. Ve durumu çok basit bir cümleyle açıklarlar. “Orada sorun keskin nişancılar değildi. Sorun senin kırmızı montundu.”Savaş alanında en tehlikeli şey bazen bir silah değildir. Bazen sadece bir renktir.
Koyu giyinen insanlar arka planla bütünleşir. Beton, duvar, gölge ve tozla aynı tona karışır. Ama kırmızı… Kırmızı insan gözünün en hızlı seçtiği renktir. Bir keskin nişancının teleskobunda ise adeta yanıp sönen bir hedef gibidir.
Foto muhabirliği çoğu zaman teknik meseleler üzerinden anlatılır. doğru an, doğru ışık, doğru kadraj… Oysa sahada çalışan herkes bilir ki bu mesleğin görünmeyen bir tarafı daha vardır. görünmemek.
Gazetecilik literatüründe buna bazen “gazetecinin görünmezliği” denir. Foto muhabiri hikayenin kahramanı değildir, tanığıdır. Bu yüzden görünümünün amacı dikkat çekmek değil, dikkat çekmemektir.
Sahada çalışan foto muhabirlerinin büyük çoğunluğunun benzer görünmesinin nedeni de budur. Koyu renk kıyafetler, sade bir stil, dikkat çekmeyen bir duruş… Bunlar estetik tercihlerden çok saha refleksleridir.
Çünkü renkler konuşur.
Siyah, gri, lacivert, haki… Bu tonlar çevreyle uyum sağlar. Kalabalık içinde erir. Beton bir şehirde duvarın gölgesine, tozlu bir kasabada toprağın rengine karışır. Ama parlak bir renk özellikle kırmızı istemeden bir işaret fişeğine dönüşebilir.
Bu sadece güvenlik meselesi de değildir. Aşırı gösterişli giyim bazen foto muhabirinin hikayeye erişimini de zorlaştırır. İnsanlar karşılarında kendilerine benzeyen birini gördüklerinde daha rahat konuşurlar. Bu yüzden deneyimli gazeteciler genç muhabirlere sık sık şu tavsiyeyi verir.
“Röportaj yaptığın insanların giyim seviyesine yakın giyin.” Bir köyde çalışıyorsan köyün ritmine karış. Bir protestoda kalabalığın içinde kaybol. Bir siyasi toplantıda ortamın ciddiyetini taşı. İyi foto muhabiri bazen en iyi gözlemci değil, en iyi uyum sağlayandır.
Bosna’daki o kırmızı mont hikayesi bu yüzden sadece bir savaş anısı değildir. Aynı zamanda mesleğin görünmeyen kurallarından biridir. Foto muhabiri çoğu zaman objektifin arkasında görünmez bir figürdür. Kalabalığın içinde kaybolur. İnsanlar kamerayı bir süre sonra unuturlar. Ve tam o anda hayat en doğal haliyle akmaya başlar.
En güçlü fotoğraflar da çoğu zaman o anlarda ortaya çıkar. Bu yüzden foto muhabirliğinin belki de en basit ama en hayati kuralı şudur. Foto muhabiri hikayeyi görünür kılar. Ama kendisi mümkün olduğunca görünmez olmalıdır.
