menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

MSC 2026: Aşınan güvenin gölgesinde…

18 0
21.02.2026

Geçtiğimiz hafta geride bıraktığımız 62’inci Münih Güvenlik Konferansı, bu yıl gösterişli çıkışlardan çok, uluslararası alandaki gerginlik ve tedirginliği görünür kıldı. Öyle ki, konferansın ana çerçevesi “Under Destruction” (yani küresel siyasetteki yapısal aşınma) olarak belirlendi. Bu başlık, savaşların yıkımını değil; uluslararası düzenin dayandığı kuralların ve güven ilişkilerinin aşınmasını tarif ediyordu. Konferansın bütününde NATO’nun geleceği, Ukrayna savaşı ve Avrupa’nın güvenlik kapasitesi gibi üç kaçınılmaz başlık öne çıkarken; Trump’ın başkanlık koltuğuna ikinci defa oturmasıyla kontrastı artan ABD ile Avrupa arasındaki ilişki, konferansın en hassas başlığıydı. Bir süredir mevzu üzerine açık bir kopuştan söz edilmese de; ancak ittifakın “otomatik” işlediği varsayımı artık sorgulanıyor. Avrupa tarafında temel soru şu: Güvenlik planlaması yapılırken ABD’nin uzun vadeli taahhütleri ne kadar öngörülebilir? Bu soru, retorik bir tartışma değil; savunma yatırımlarından askeri konuşlanmaya kadar uzanan somut bir planlama meselesi. Konferansta yapılan konuşmalar, Avrupa’nın savunma harcamalarını artırma ve ortak üretim kapasitesini geliştirme yönünde bir irade gösterdiğini ortaya koysa da, bu iradenin ne kadar hızlı ve koordineli hayata geçirileceği belirsizliğini koruyor.Ukrayna savaşı, bu belirsizliğin en somut test alanı. Savaşın dördüncü yılına girilmesiyle birlikte, destek söylemi yerini daha teknik bir tartışmaya bırakmış durumda: Ateşkes ya da olası bir siyasi çözüm sonrası güvenlik nasıl sağlanacak? Güvenlik garantileri yalnızca siyasi beyan düzeyinde mi kalacak, yoksa bağlayıcı ve caydırıcı bir çerçeveye mi dönüşecek? Münih’te birçok uzman, geçmişte verilen ancak uygulanamayan taahhütlerin yarattığı güvensizliğine dikkat çekti. Bu nedenle tartışmanın, “Ukrayna’ya yardım edelim” seviyesinden “Ukrayna sonrası Avrupa güvenliğini nasıl tasarlayacağız?” noktasına evrildiğini söylemek mümkün.Konferansta dikkat çeken bir diğer başlık, nükleer caydırıcılığın ve silah kontrol rejimlerinin geleceğiydi. Son yıllarda zayıflayan silah kontrol mekanizmaları, büyük güçler arasındaki güvensizliği artırıyor. Bu durum, nükleer başlığın yeniden merkezî bir güvenlik meselesi haline gelmesine yol açıyor. Ortak kaygı ise; mevcut uluslararası zeminde yanlış hesap riskinin büyümesi ve kriz yönetim kanallarının daralması.Çin ve küresel Güney’e ilişkin değerlendirmeler de Münih’in gündemindeydi. Ekonomik güvenlik, teknoloji rekabeti ve tedarik zincirleri artık klasik askerî güvenlik başlıklarından ayrı düşünülmüyor. Bu çerçevede güvenlik kavramı genişliyor; enerji, veri ve sanayi politikaları güvenlik tartışmasının parçası haline geliyor.Türkiye açısından bakıldığında, Münih’teki tablo hem risk hem fırsat barındırıyor. NATO üyesi olarak Türkiye, transatlantik ilişkilerdeki dalgalanmalardan doğrudan etkilenen bir aktör. Karadeniz güvenliği, Ukrayna savaşı ve Montrö rejimi Ankara’nın stratejik adımlarının önemini artırıyor. Aynı zamanda bugün Türkiye’nin savunma sanayindeki gelişimi ve çok yönlü diplomasi arayışı, değişen güvenlik ortamında hareket alanı sağlıyor. Ancak bu alanın etkin kullanılabilmesi, öngörülebilir, kararlı ve kurumsal bir dış politika paradigması gerektiriyor.Sonuç olarak Münih 2026, somut çözüme dönük kararların alındığı büyük bir dönüm noktası değilse de; uluslararası sistemdeki kırılganlığın açık biçimde kabul edildiği bir eşik oldu. Küresel arenda güvenlik, artık yalnızca askerî kapasite ile ölçülecek tek boyutlu bir mesele değil; siyasi güvenilirlik, stratejik tutarlılık ve ortak hareket kabiliyeti de güvenliğin tesis edilmesi için ihtiyaç duyulan hayati unsurlar. Dolayısıyla bugün güvenlik meselesine dair bu parametreleri gözetmeden, bu gerçeği görmeden yapılacak siyasetin karşılığı anca havanda su dövmek olacak tüm dünya adına.


© Anayurt