Mimar Kemal’e dokunmayın efendiler!
Mimar Kemal İlköğretim Okulu’nun, kabul edilemez bir emrivakiyle Çankaya İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’ne tashih edilmek üzere kapatılacağını istendiğini duyduğumda içimde bir şeyin yerinden oynadığını hissettim. Bu duygu sadece kişisel değildi. Elbette orada okumuş olmanın payı var; insan çocukluğunun geçtiği bir yer hakkında mesafeli konuşamaz. Ama mesele bundan ibaret değil. Çünkü bazı yapılar, sadece duvarlardan ibaret değildir.
1927 yılında kurulmuş, dahası 90’ların ortasından başlayıp 8 yıllık ilköğretim yaşamımın geçtiği bu okul, neredeyse Cumhuriyet’le yaşıt, asırlık bir miras. Yani mesele yalnızca bir eğitim kurumunun kapatılması değil; Cumhuriyet’in erken döneminde inşa edilen kamusal aklın, mekânsal karşılıklarından birinin ortadan kaldırılması. Bu yüzden yaşananlar, sıradan bir “devir” meselesi olarak okunamaz. Üstelik 100 yaşına girmesine bir kala hala dimdik ayaktayken Başkent’in ve Cumhuriyetin kültür hafızasının en önemli simgelerinden biri olan bir değere reva görülen bu mu olmalıydı? Bu işte parmağı olan herkese soruyorum.
Ankara, başkent olarak yalnızca siyasi bir merkez değil; aynı zamanda bilinçli bir kültürel ve mekânsal kurgu olarak inşa edildi. Bu kurgunun en önemli taşıyıcılarından biri de Mimar Kemalettin gibi isimlerin şekillendirdiği mimarlık anlayışıydı. Onun Ankara’da bıraktığı iz, yalnızca yapı üretmek değil; bir kamusallık fikrini somutlaştırmaktı.
Bugün Bakanlıklar hattında yürürken gördüğümüz pek çok yapı, bu kurucu aklın izlerini taşır. Bu yapılar birer bina olmanın ötesinde, Cumhuriyet’in kendini nasıl görmek istediğinin mimari ifadesidir. Mimar Kemal İlköğretim Okulu da bu bütünlüğün bir parçasıydı; bir eğitim yapısı olarak yalnızca çocuk yetiştirmiyor, aynı zamanda bir kamusal bilinç üretiyordu.
Şimdi ise bu bütünlük, parça parça çözülüyor.
Okulun bir hizmet binasına dönüştürülmek istenmesi, aslında daha geniş bir sorunun güncel tezahürü: Ankara’nın tarihsel ve kültürel siluetinin giderek aşındırılması. “Kentsel dönüşüm” gibi kulağa teknik gelen kavramlarla meşrulaştırılan bu süreç, gerçekte şehrin hafızasını sistemli biçimde silikleştiriyor.
Çünkü mesele yalnızca estetik değil.
Bir şehrin kimliği, yalnızca anıtsal yapılarla değil; gündelik hayatın aktığı, insanların ilişki kurduğu mekânlarla oluşur. Okullar bu anlamda kritik alanlardır. Bir okulun ortadan kaldırılması, sadece fiziksel bir boşluk yaratmaz; aynı zamanda bir sürekliliği kesintiye uğratır.
Daha da önemlisi, bu tür kararların alınma biçimi.
Velilerin ve öğrencilerin anlattıkları, bir sabah ansızın gelen, önceden tartışılmamış, kamuyla paylaşılmamış bir müdahaleye işaret ediyor. Bu durum, Türkiye’de kamusal mekânların ne kadar sahipsiz bırakıldığını bir kez daha gösteriyor. Kamunun olan bir alan, kamuya rağmen dönüştürülebiliyor.
İşte bu yüzden, bugün itiraz edilmesi gereken şey artık bu çağın modası haline gelen “ben yaptım, oldu” zihniyetinin hodbinliği, nobranlığıdır. Ankara’yı yıllardır parça parça eksilten zihniyet budur. Kenti yaşayan bir hafıza alanı olarak değil, binbir bahaneyle önüne gelenin değiştirebildiği, dönüştürebildiği, boşaltabildiği bir şahsi mülk gibi gören kof kafalar giderek kamusal olanı daha savunmasız kılıyor.
Ankara’nın en büyük talihsizliği, sadece binalarını kaybetmesi değil; o binaların temsil ettiği fikri ve misyonunu da kaybetmeye başlaması. Mimar Kemal’i susturmak, bir okulu susturmak değildir yalnızca. Bu şehrin hafızasını, terbiyesini, ölçüsünü susturmaktır.
Benim itirazım tam da buna. Çünkü bazı yapılar korunmadığında sadece geçmiş gitmez; geleceğin de dili yoksullaşır. Ankara epeydir çok şey kaybetti. Bari kendi hafızasına bu kadar kolay sırt çevirmesin.
