Demokrasi+adalet¬=kalkınma mı?
Oysa ben demokratım. Çünkü demokrasi milletin hakim olduğu yegane rejimdir. Yanlış düzeltilebilir. Yorulan kenara çekilebilir. Kanallar herkese açıktır. Bir imamın oğlu, öksüz bir çiftçi, bir çoban ve bir tayfanın oğlu başbakan ya da cumhurbaşkanı olabilir. Görevdekiler milleti dikkate almak zorundadırlar aksi halde seçimleri kaybederler. İlaveten kim adaletin sağlanmasına karşı olabilir?
Demokrat olmamız gözlerimizi bağlamamalı. Yanlış tezleri sorgulamadan kabul edersek ülkemiz kaybeder. ‘’2. Abdülhamit devrilince her şey düzelecek’’ diye düşünen İttihatçıların durumuna düşeriz. İttihatçılar vatanlarını canlarından çok seviyorlardı. Çalışkandılar. Fedakardılar. Mücadeleciydiler. Büyük çoğunluğunun parayla pulla ilgisi yoktu. Ama hazırlıksızdılar. 2. Abdülhamit’i devirdiklerinden sadece on yıl sonra imparatorluk tarihe karıştı.
Şu an dünyada pompalanan tez şu: “Bir ülkede demokrasi ve adalet olursa, serbest piyasa ekonomisi uygulanırsa o ülke kendiliğinden kalkınır, zenginleşir ve müreffeh olur. Gelir daha adil dağılır.” Oysa bu şartları sağlamasına rağmen iflas eden ülkeler olduğu gibi bu şartları sağlamadığı halde kalkınan bir sürü ülke var.
İlk örneğimiz olan Venezüella 1958 yılından 1998 yılına kadar demokrasiyle yönetildi. Serbest piyasa ekonomisi uygulandı. Dünyanın en zengin petrol yataklarına sahip olan, doğalgaz ve madenlerde de ciddi rezervleri olan Venezüella, demokrasiye geçtiğinde Latin Amerika’nın en varlıklı ülkesiydi. 1998 yılında sosyalist Chavez seçimleri kazandığında ise sistem iflas etmişti. İşsizlik ve fakirlik yayılmış, gelir dağılımı bozulmuştu. Chavez’in kurduğu sosyalist sistemde daha da bozuldu. Vatandaşların üçte biri ülkesini terk etti. Çalışacak durumda olanların dörtte üçü işsiz. Toplumun büyük kısmı yardımlarla geçiniyor.
Acemoğlu çalışmalarında Güney Kore ile Kuzey Kore’yi karşılaştırır. Güney Kore’nin kalkınmasını demokrasi, adalet ve piyasa ekonomisine bağlar. Güney Kore için bugün ‘’demokrasidir’’ diyebiliriz. Oysa Kore kalkınıp zenginleştiği 1960-90 döneminde demokrasi değildi. Milliyetçi diktatörlükle idare ediliyordu. Kalkındığı dönemde serbest piyasa ekonomisi uygulamadı. Devletin kontrolünde kendine has bir ekonomik rejim uyguladı. Üreticileri yüksek gümrük vergileriyle korudu. Güçlenmelerini sağladı. İhracatçıları yüksek teşviklerle ve düşük maliyetli kredilerle destekledi. Devlet, holdingleşmeyi empoze etti. Gerekli gördüğünde holdinglere ortak oldu.
Japonya, Amerika’yla anlaşarak liberal ekonomiye geçtiği 1854 senesinde dünyanın en geri kalmış memleketlerinden biriydi. Bu tarihten sonra piyasa ithal mallarla doldu. Yerli üreticiler iflas etti. Halk fakirleşti. Ülkenin her tarafında isyanlar çıktı. 1867 yılında halkı arkasına alan imparator (O tarihe kadar imparator sembolikti) şogunluk sistemini devirerek yönetimi ele aldı.
Ülke öncekiyle mukayese edilmeyecek kadar sert bir diktatörlükle yönetilmeye başlandı. Gümrük vergileri yükseltildi. Devlet ülkenin her tarafında sanayi tesisleri kurdu. Bu tesisler para kazanmaya başlayınca satıldı. Elde edilen parayla yenileri kuruldu. Samuraylar ve bürokratlar iş hayatına yönlendirildiler. İhtiyacı olanlara sermaye verildi. Devlet ülkenin yararına gördüğü projelere sermaye vererek ortak oldu. Japonya 1905 yılında dünyanın en güçlü devletlerinden olan Rus Çarlığını kolaylıkla yendi. İkinci dünya savaşından önce dünyanın en güçlü devletlerinden biriydi.
Japonlar yıkılmış bir ülke olarak çıktıkları ikinci dünya savaşından sonra da hızlı büyüdüler. Bu dönemde de ihracatı teşvik eden politikalar uyguladılar. Yerli üreticileri gümrük duvarlarıyla korudular. Japonya bu tarihlerde seçimleri her zaman aynı partinin kazandığı göstermelik bir demokrasiydi.
Japonya 1980’lerin sonunda Amerika’nın baskısıyla liberal ekonomiye geçti. İhracatçıları desteklemekten vaz geçmek zorunda kaldı. Bu karardan sonra ekonomik büyüme hızla yavaşladı. 1990’larda sivil toplumun gelişmesiyle güçlenen demokraside Japonya’nın derdine derman olamadı. Japonya kan kaybetmeye devam ediyor.
Adalet mekanizmasının sağlıklı çalıştığı ve piyasa ekonomisinin tüm kurum ve kurallarıyla işlediği örnek bir demokrasi olan AB son otuz yılda yani 1996’dan 2025 yılına kadar olan dönemde yılda ortalama %1,65 büyüdü. Aynı zaman diliminde Çin ortalama %9,1 büyüdü. Demokrasi olmayan, adaletin A’sının bile uğramadığı Çin AB’den beş kattan daha hızlı büyüdü.
Son örnek olan Almanya 1848 yılında birliğini sağladı. 1871 yılında Avrupa’nın İngiltere’den sonra en güçlü devletiydi. 1914’te İngiltere’yi de geçmişti. Bu dönemde Almanya ne demokrasiydi ne de serbest piyasa ekonomisiydi. Birinci dünya savaşından sonra demokrasiyi benimseyen ve liberal ekonomiye geçen Almanya her geçen gün geriledi, halk fakirleşti. Hitler bu ortam sayesinde iktidara geldi.
Kalkınmanın ve zenginleşmenin şartı iyi yönetimdir. İyi yönetilen ülkeler kalkınır. İyi yönetilmeyen ülkeler dünyanın en zengin kaynaklarına sahip olsalar bile fakir kalırlar (Irak, İran ve Libya gibi)
