menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

15-16 Temmuz: Milli Demokratik Halk Devrimi

22 0
16.07.2026

Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkanvekili Mehmet Uçum, 15 Temmuz'un Türkiye'nin siyasi tarihi açısından anlamını AA Analiz için kaleme aldı.

Türkiye 2016 yılının 15 Temmuz akşamı Cumhuriyet tarihimizin en alçak ihanetlerinden ve en büyük saldırılarından biriyle karşı karşıya kaldı. Faşist FETÖ çetesinin dış destekli darbe girişimi Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın cesur, kararlı ve güçlü liderliğinde halkımızın destansı mücadelesiyle ezilip geçildi. Millî mücadele tarihimizin en şanlı sayfalarından olan 15-16 Temmuz destanının onuncu yıl dönümünde konunun çeşitli boyutlarını bir kez daha ele almak ve değerlendirmek isabetli olur.

Kurtuluş ve kuruluşa ilişkin bir tespit

Bilindiği gibi, Kurtuluş Savaşı Atatürk liderliğinde Anadolu’nun kapsayıcı felsefesine dayanmıştır. Erzurum ve Sivas Kongreleri, Büyük Millet Meclisinin açılışı, 1921 Anayasası’nın kabulü, işgalci güçlere karşı kazanılan zaferler, Lozan Antlaşması ve Cumhuriyet’in ilanı kurtuluş döneminin en önemli basamaklarıdır.

"Kurtuluş felsefesi", Anadolu’nun tüm bölgelerini, tüm kimliklerini, tüm değerlerini kuşatmaya çalışmıştır. Buna kurtuluşun "Anadolu kapsayıcılığı" denebilir. Türkiye’nin bu kapsayıcılıkla verdiği kurtuluş mücadelesinin emperyalizmin hem klasik hem yeni sömürgeci yaklaşımlarına karşı tüm mazlum milletleri etkileyen yirminci yüzyılın büyük başkaldırısı olduğunun altını çizmek gerekir. Bir yanıyla daralan bir coğrafyaya sıkıştırılmış bir Türkiye ortaya çıkarken diğer yanıyla emperyalizme karşı bağımsızlık savaşında başarılı olmuş bir ülke kurulmuştur. Emperyalist güçlerin Atatürk liderliğindeki bu yeni Türkiye’yi hazmetmeleri kolay olmamıştır. Tamamen tasfiye etmek veya en azından küçülterek tümüyle kontrol altına almak hedefiyle Osmanlı İmparatorluğu’na saldırıya geçmiş emperyalist güçler bu hedeflerine tam ulaşamamıştır. Bunun hıncıyla da Osmanlı İmparatorluğu’nun devamı genç Cumhuriyet’e karşı hemen operasyonlara başlamışlardır. Ve bu operasyonlar yaklaşık yüz yıldır sürmektedir.

Birinci Dünya Savaşı askerî olarak bittikten sonra dünyadaki emperyalist güç savaşlarının siyasi olarak devam ettiği, yükselen faşizmlerin ve otoriter rejimlerin belirlediği bir bölge ve dünya ortamında Türkiye, Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte kuruluş aşamasına geçmiştir. Ancak bu aşamada kurtuluş döneminde egemen olan "kapsayıcı Türk Milleti" anlayışı yerine "kuruluş felsefesini" belirleyen dışlayıcı bir Türk milleti yaklaşımı öne çıkmıştır. Bunda dönemin bölgesel özellikleri, Avrupa’daki siyasi durum, ülkemize yönelik emperyalist emellere karşı geliştirilmeye çalışılan koruma politikalarının da etkisi vardır. Bu durumu tarihsel olarak ele alıp değerlendirmek elbette mümkündür. Kaçınılmazlıklar, zorunluluklar veya tercihler dönemin bağlamında ele alınarak tartışılmalıdır, doğru yöntem de budur. Bu bir yana kesin olan şudur, Cumhuriyet’in kurucu lideri Atatürk, laiklik esasına dayalı bir hukuk sistemi inşa ederek içinde bulunduğumuz bölgedeki siyasi güç alanlarından, hukuk düzeni olan bir ülke çıkarmayı başarmıştır. Bununla birlikte tercih edilen dışlayıcı anlayışın sosyolojik, politik ve değer sistematiği açısından ciddi sonuçlarının ortaya çıktığı da olgusal bir gerçektir. Batı tipi ve batıcı cumhuriyet ulusu "yaratma" amacını içeren kuruluş felsefesi, ülkemizin değer ve kimlik zenginliğini baskılayan, yoksullaştıran hatta tasfiye eden birçok iktidar pratiği ortaya çıkarmıştır.

Bu sorunların temel sebebi, inşa ettiğimiz devlet aygıtının diğer deyişle iç iktidarların tercihleri ile toplum arasında ortaya çıkan uyuşmazlık/çelişki olmuştur. Bu uyuşmazlık, inanç değerleri alanında dindarlarla ilgili sistematik baskı yapısı oluşturmuştur. Azınlıklar açısından zarar verici pratikler ortaya çıkarmıştır. Alevilerle ilgili problemleri derinleştirmiştir. Kimlikler alanında Türk, Kürt ve diğer kimliklere sahip yurttaşlarımızla ilgili sorunlar üretmiştir. Sosyal adalet alanında da 20. yüzyılın sonuna kadar giderek derinleşen haksızlıklar ortaya çıkmıştır.

Görüldüğü gibi, toplum her alanda herkesin nezdinde kuruluş sürecinin son aşamasına kadar çok büyük bedeller ödemiştir. Bugün üzerinde hiç kimsenin tekeli olmayacak, ideolojik olarak asla değerlendirilemeyecek hiçbir kesim veya çevre bakımından bir başkasına karşı üstünlük aracı olarak kullanılamayacak, milletin tamamına ait Cumhuriyet ve kazanımları bu bedeller sonucu elde edilmiştir. Bu kazanımlar bundan sonra da Türkiye toplumunun tamamına ait kırmızı çizgiler olarak elbette devam edecektir. Bu değerler dar ideolojik anlayışlara referans yapılamaz ve hiçbir alt grubun da böyle bir hakkı yoktur. Bu böyleyken, devlet iç iktidarları ve toplum arasında sözünü ettiğimiz uyumsuzluktan/temel çelişkiden kaynaklanan sorunların tasfiye sürecine girmesi de kaçınılmaz olmuştur.

Kuruluşun tamamlanması süreci içinde ikinci kurtuluş

21. yüzyılın başından itibaren Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde Türkiye’de gelişen yeni siyasal yaklaşım devlet ve toplum arasındaki temel çelişkinin ürettiği sorunları çözmeye yönelmiştir. Bu siyasi yaklaşım üzerinden, antidemokratik, halka mesafeli, vesayetçi, oligarşik ve otoriter rejim içinde bir "demokratik merkez" kurulmaya çalışılmıştır. Bu bağlamda 15 Temmuz’a kadar yaşadığımız siyasal tecrübeyi antidemokratik bir sistem içinde demokratik merkezin oluşturulması ve güçlendirilmesi çabası olarak tanımlayabiliriz. Böylelikle antidemokratik sistem ile demokratik merkez arasında bir çelişki ortaya çıkmıştır.

İkili devlet pratiklerinin ortaya çıkması da bu çelişki sebebiyledir. Bir yandan hak ve özgürlük alanını geliştirmeye çalışan demokratik merkezin çabaları yürürken öte yandan hak ve özgürlük alanına sürekli müdahale eden antidemokratik devlet pratikleri yaşanmıştır. Yine, bir yandan demokratik merkezin inisiyatifiyle ülkemizin ekonomik büyümesini sağlamaya, refahını arttırmaya yönelik faaliyetler yapılırken öte yandan ülkemizi her anlamda zayıf konumda tutmaya çalışan ve emperyalist güçlerin asistanı yapmaya yönelik çabalar ortaya çıkmıştır. Devlet içindeki bu antidemokratik yapı kuruluştan itibaren kadrocu hareketlerin işgaline müsait kapalı kurumlar üzerine bina edilmiştir. Bu nedenle, kuruluştan sonra Türkiye’de birçok kadrocu hareket devlet içindeki bu kapalı yapılar üzerinden kurumları ele geçirmek suretiyle millet ve halk karşıtı bir devlet uygulaması yapmaya çalışmıştır. Bu kadrocu hareketler içerisinde en uzun sürelisi ve en etkili olanı da 45 yıl boyunca devlet içinde yuvalanmaya çalışmış siyasal gerici ve faşist Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) çetesi olmuştur.

Bir parantez açarsak illegal FETÖ örgütünün siyasal gerici ve faşist bir çete olarak nitelenmesi siyaset bilimi açısından yerindedir çünkü bu örgütün ideolojik hattı çeşitliliğe karşı monolitik bir dünya görüşü anlayışına dayandığından önerdiği toplum modeli tasavvuru siyasal açıdan gericidir. Politik hattı demokrasiyi ve çoğulculuğu reddeden, millî egemenlik ilkesini tasfiyeyi amaçlayan bir yaklaşıma dayandığı için siyasal pratiği de faşizm üzerine kuruludur. Ayrıca örgüt yapısı, baskıcı olduğu ve insanlar arası hiyerarşiye dayandığı için çete örgütlenmesinin özelliklerini taşımaktadır. Bu çetenin ilave olarak bir casusluk örgütü şeklinde çalıştığının da altını çizmek gerekir.

Sonuçta 15 Temmuz’da, uygulama merkezini ve ana omurgasını FETÖ’cü çetenin oluşturduğu, ideolojik merkezi dışa bağımlı bir devirme ve işgal kalkışması yaşanmıştır. Bu kalkışmanın devirme amacı demokratik merkezi tasfiye, işgal amacı Türkiye’nin bütünlüğünü parçalamak olmuştur ve bu kalkışma, siyasal gerici ve faşist bir kalkışmadır. Siyasal gericidir çünkü Türkiye’yi bulunduğu konumdan geriye götürmek, ülkemizin ekonomik, kültürel, tarihsel birikimini ve inanç değerlerini tasfiye etme hedeflerine sahipti. Faşist bir kalkışmadır çünkü alan hâkimiyeti kurmayı istediği ülkemizin bir bölümünde tek tipçi, totaliter bir siyasal rejim hedeflenmişti. Yani 15 Temmuz’da siyasal gerici ve faşist bir hareketin devirme ve işgal amaçlı bir kalkışmasıyla antidemokratik sistem ve demokratik merkez arasında çok büyük bir çatışma ve yüzleşme yaşanmıştır. 15 Temmuz kalkışmasına demokratik merkez Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde güçlü bir tepki vermiştir. Halk canını hiçe sayarak gösterdiği büyük ve destansı direniş ile bu kalkışmayı yerle bir etmiştir. Bu büyük sosyal ve siyasal eylem, yeni tipte bir siyasi liderliği ve tarihin en büyük barışçı halk devrimini dünyaya kazandırmıştır.

Değinildiği üzere 21. yüzyılın başından itibaren Türkiye, Cumhuriyet’le başlayan kuruluşunu tamamlama aşamasına geçmiştir. Bu aşama, öncelikle sistem içi revizyonlarla sistem reformunun koşullarını hazırlama dönemi olarak gelişmiştir. Bir anlamda, "bürokratik kurumsal egemenliği" gerileterek, temel siyasal ve ekonomik sorunlarımızı çözerek sistem reformu için yol temizliği yapılmaya çalışılmıştır. Bu yolda ilerlerken küresel faşist güçler ülkemizin kuruluşunu tamamlamasını engellemek için en büyük karşı hamlelerini yapınca halkımız 15-16 Temmuz’da bu saldırıyı püskürtmüş ve ikinci kurtuluş mücadelesini kazanmıştır. Yani millî mücadelenin toplumsal boyutu başarıyla sonuçlanmıştır. Bundan sonraki aşama, ikinci kurtuluşun ortaya koyduğu görev olan ve Cumhuriyet’le başlayan kuruluşun tamamlanmasıdır.

Birinci kurtuluşumuz açık bir emperyalist işgal ve bölme hareketine karşı, ikinci kurtuluşumuz ise iç dinamikleri kullanarak örtülü bir emperyalist işgal ve bölme hareketine karşı halkımızın verdiği milli mücadeledir. Birinci Kurtuluş Savaşı’ndan sonra kuruluş aşamasına geçilmiştir. Ancak bu yüzyılın başından itibaren yürüttüğümüz kuruluşu tamamlama sürecinde ikinci kurtuluş mücadelesini vermek zorunda kaldık. Birinci Kurtuluş Savaşı’mızı Osmanlı bakiyesi olarak ekonomik ve siyasi açıdan daha zayıf olduğumuz koşullarda verdik. İkinci Kurtuluş Savaşı’mızı siyasi ve ekonomik olarak daha güçlü olduğumuz bir ortamda verdik. Birinci kurtuluşta Atatürk gibi bir dünya liderinin ve Anadolu halkının fedakâr mücadelesiyle başarılı olduk. İkinci kurtuluşta da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan gibi 21. yüzyılın en önemli doğrudan/organik lideriyle ve halkımızın büyük direnciyle başarıya ulaştık. Her iki Kurtuluş Savaşımız şehitlerimizin ve gazilerimizin canlarıyla, kanlarıyla ışıklandı. Aslında birinci ve ikinci kurtuluş yaklaşık yüz yıldır devam eden Türkiye’ye yönelik işgal ve parçalama saldırılarına karşı yürüttüğümüz mücadelenin iki dönemidir. Bu yüzden birbirinden kopuk değil birbirini tamamlayan görkemli bir millî mücadelenin farklı dönemlerinden ve........

© Anadolu Ajansı Analiz