Bir Teologla Mucize ve Laiklik Üzerine Tartışma
Bir Facebook paylaşımım üzerine başlayan tartışma, kısa zamanda mucize, akıl, nakil, laiklik, dinin toplumdaki yeri ve insan özgürlüğü meselesine kadar uzandı. Tartışmanın muhatabı, teolog dostum Rasih Ayral’dı. Kendisine teşekkür ederim; çünkü Namık Kemal’in söylediği söylediği gibi, “Bârika-i hakikat, müsademe-i efkârdan doğar.” Yani hakikat kıvılcımı, fikirlerin çarpışmasından doğar.
Benim çıkış noktam şuydu: Sebepleri oluşmayan bir eylem vuku bulamaz. Durup dururken bir kadından çocuk doğmaz. Tabiat düzeni içinde ölüler dirilmez. Denizler asa darbesiyle ikiye ayrılmaz. Bunlara inanan insan, bunu aklî ve ilmî bir zorunluluk olarak değil, imanî bir kabul olarak benimser. İşte benim itirazım da tam burada başlar: Mucize, aklın ve bilimin konusu değil; inanç alanına ait bir kabuldür.
Rasih Ayral ise; mucizeyi klasik dinî tarifle açıkladı. Ona göre mucize, peygamberin Allah’ın izniyle karşısındakini aciz bırakacak şekilde gösterdiği olağanüstü hâldi. Kur’an, Hz. Muhammed’in mucizesi; Kızıldeniz’in yarılması Hz. Musa’nın mucizesi, ölülerin diriltilmesi ise Hz. İsa’nın mucizesiydi. Yine onun ifadesiyle, mucizeyi inkâr insanı dinden çıkarırdı. keramet ise Allah’ın sevdiği kullarda görülürdü. Bunların inkârı insanı dinden çıkarırdı..
Bu tarif, dinin kendi iç kabulü bakımından anlaşılabilir. İnanan insan kendi iman dünyasında mucizeye inanabilir. Buna kimsenin itirazı olamaz. Fakat benim söylediğim şey, bir inananın kendi iç dünyasında mucizeye inanıp inanmaması meselesi değildir. Benim itirazım, mucize anlatılarının tarihî, bilimsel ve toplumsal hakikat gibi herkese dayatılmasıdır. Tarihte teologlar bunu yapmıştır. Niezche; Teoloğun olduğu yerde üçkağıt uyumsuzluk ve hile vardır diyerek Teologları kutsal asalak olarak tanımlamıştır Deccal adlı eserinde. Dostum Rasih Ayral’ı bu tanımdan münezzeh tutarım.
Tartışmada, Hz. Musa anlatısı üzerinden küçük fakat öğretici bir tartışma da yaşandı. İlk paylaşımımda Musa’nın asasıyla Nil nehrini durdurduğu şeklindeki halk anlatılarına değinmiştim. Rasih Ayral, Hz. Musa’nın Nil’i değil Kızıldeniz’i yardığını söyledi. Teolog olmadığımdan cahilsin demeye getirdi. Elbette bu itiraz geleneksel dinî anlatı bakımından doğrudur. Fakat mesele biraz daha dikkatli ele alınmalıdır. Musa’nın bebekken annesi tarafından suya bırakılması hadisesi, Tevrat’ta Nil nehri çevresinde anlatılır. İslamî tefsirlerde ve bazı halk kitaplarında da Nil ifadesinin görülmesi bu bebeklik anlatısıyla ilgilidir. Buna karşılık Musa’nın Firavun’dan kaçarken kavmiyle birlikte geçtiği su, Kur’an’da özel ad verilmeden “deniz” diye anlatılır. Geleneksel yorum bunu Kızıldeniz olarak kabul eder. Bazı Batılı yorumlarda ise “Sazlık Denizi” veya “Kamış Denizi” şeklinde açıklanır. Bense bu deniz kavramını, genişliği bakımından karşı yakası görünmeyen su akıntısı olarak algılarım. Bu bağlamda Kuran’da geçen deniz lafzı Nil’dir. İdil nehrine Tatarlar deniz diyor. Bu laf Tuna nehri içinde geçerli.
Demek ki mesele, “Kim biliyor, kim bilmiyor?” meselesi değildir. Mesele, dinî metinlerin, halk anlatılarının, tefsirlerin ve tarihî yorumların birbirine karıştırılmasıdır. Fakat daha önemlisi şudur: Nil mi Kızıldeniz mi tartışması, asıl meseleyi değiştirmez. Benim temel itirazım, mucize anlatılarının bilimsel ve tarihî hakikat yerine geçirilmesidir.
Rasih Ayral’ın ikinci temel iddiası, bilginin iki kanaldan elde edildiği yönündeydi. Naklî bilgi ve........
