Seyfettin BUDAK Yorgun olan insan mı, yoksa içinde yaşadığı sistem mi?
İnsanlık tarihinin belki de en özgür, en teknolojik ve en bağlantılı döneminde yaşamamıza rağmen neden depresyon, tükenmişlik, yalnızlık ve anlamsızlık duyguları giderek yaygınlaşıyor?
Neden daha çok seçeneğe sahip oldukça daha kararsız hale geliyoruz? Neden daha fazla iletişim kurarken daha yalnız hissediyoruz? Neden daha verimli olmaya çalıştıkça daha çok tükeniyoruz?
Kore asıllı Alman filozof Byung-Chul Han, çağımızın en önemli sorunlarından birinin tam da bu paradoks olduğunu söyler. Ona göre modern insanın yaşadığı kriz yalnızca ekonomik ya da psikolojik değildir; aynı zamanda derin bir varoluş krizidir. Çünkü günümüz insanı özgürleştiğini düşünürken farkında olmadan kendi kendisini sömüren bir varlığa dönüşmüştür.
Bize kimse "yapmalısın" demiyor; ama neden sürekli bir şeyler yapmak zorundaymışız gibi hissediyoruz?
Geçmiş toplumlarda baskının kaynağı daha görünürdü. Devlet, aile, okul ya da iş yeri bireye sınırlar çizer, kurallar koyar ve ne yapması gerektiğini söylerdi. Fransız filozof Michel Foucault bunu "disiplin toplumu" olarak tanımlamıştı.
Byung-Chul Han'a göre ise artık farklı bir çağdayız. Bugünün insanına emir verilmiyor.
Tam tersine sürekli motive ediliyor. "Daha iyisini yapabilirsin." , "Daha başarılı olabilirsin."
"Daha çok kazanabilirsin.", "Daha mutlu olabilirsin.", "Daha fit, daha üretken, daha görünür olabilirsin."
İlk bakışta bunlar özgürlüğün dili gibi görünür. Fakat Han'a göre modern çağın en büyük yanılsaması da burada ortaya çıkar. Çünkü insan artık dışarıdan gelen baskılarla değil, kendi içinde kurduğu performans baskısıyla yönetilmektedir.
Eskiden insanın karşısında bir efendi vardı. Bugün ise insan hem efendi hem işçi haline gelmiştir. Bu nedenle Han, modern bireyi "hem avcı hem av" olarak tanımlar.
Artık bizi yoran şey başkalarının baskısından çok, kendimize yönelttiğimiz sonsuz beklentilerdir.
Byung-Chul Han'ın analizleri Türkiye'nin ekonomik ve toplumsal gerçekleriyle birlikte düşünüldüğünde daha da anlam kazanıyor.
Bir tarafta artan yaşam maliyetleri, işsizlik korkusu, ekonomik belirsizlikler ve geleceğe ilişkin endişeler bulunuyor. Diğer tarafta ise sosyal medya üzerinden sürekli başarı hikâyeleri, kusursuz hayatlar ve "başarabilirsen sen de yaparsın" söylemleri dolaşıyor.
Özellikle genç kuşaklar iki farklı dünyanın arasında sıkışıp kalıyor. Bir yandan sınırsız fırsatlar olduğu söyleniyor. Diğer yandan bu fırsatlara ulaşmanın giderek zorlaştığı bir gerçeklikle karşılaşıyorlar. İşte Han'ın "performans toplumu" kavramı tam da burada açıklayıcı hale geliyor. Çünkü performans toplumu başarıyı bireyselleştirirken başarısızlığı da bireyselleştiriyor.
İnsan........
