Seyfettin BUDAK Hakikati Buldum Demek Tanrı’yı Kaybetmek mi?
Son yıllarda sosyal medyada dikkatimi çeken ilginç bir durum var.
Özellikle belli bir yaşa gelmiş bazı insanlar, hayatlarının bir döneminde büyük bir özgüvenle şu cümleyi kuruyor: “Hakikati buldum.”
Peki, gerçekten ne buldular?
Bu cümlenin devamında çoğu zaman Tanrı inancını terk ettiklerini, dini reddettiklerini veya ateizmi benimsediklerini görüyoruz.
Burada durup şu soruyu sormak gerekiyor: Hakikati bulmak gerçekten daha önce kimsenin ulaşamadığı bir gerçeği keşfetmek midir? Yoksa binlerce yıldır tartışılan bir düşünceyi benimsemek mi?
Çünkü ateizm yeni keşfedilmiş bir düşünce değildir. Antik Yunan'dan bu yana Tanrı'nın varlığını reddeden veya metafizik inançlara kuşkuyla yaklaşan düşünürler vardır. Demokritos, Epikuros geleneği ve daha sonraki birçok filozof din ve Tanrı konusunda farklı eleştiriler geliştirmiştir.
Yani ateizm yeni keşfedilmiş bir kıta değildir. Öyleyse “Hakikati buldum” demek biraz fazla iddialı değil mi?
Belki de daha doğru ifade şudur: “Ben, farklı dünya görüşleri arasından ateizmi tercih ettim.”
Hakikat aramak; delil istemeyi, düşünceleri karşılaştırmayı, çelişkileri görmeyi ve gerektiğinde kendi fikrinden vazgeçebilmeyi gerektirir.
O hâlde önemli olan yalnızca “Neye inanıyorsun?” sorusu değildir.
Asıl soru şudur: “Neden buna inanıyorsun?”
Daha da önemlisi: “Kendi inancını da karşıt görüş kadar acımasızca sorgulayabiliyor musun?”
Çünkü insan başkasının düşüncesini sorgularken çok cesur, kendi düşüncesini sorgularken çok temkinli olabilir. Bu durum yalnızca dindarlar için geçerli değildir. Ateist, seküler, milliyetçi, sosyalist, liberal veya başka herhangi bir dünya görüşünü benimseyen herkes için aynı tehlike vardır.
İnsan, bir düşünceyi eleştirirken özgür; kendi düşüncesini eleştirirken neden bu kadar savunmacı olur?
Gerçekten düşüncemiz mi değişiyor, yoksa hayatımızı düşüncemize mi uyduruyoruz?
Sosyal medyada dikkat çeken başka bir durum da şu: Bazı insanlar dini terk ettikten sonra yalnızca düşüncelerini değil, yaşam biçimlerini de hızla değiştiriyor. Yeni alışkanlıklar ediniyor, yeni çevrelere giriyor ve geçmişte yanlış gördükleri bazı davranışları artık “özgürlük” olarak tanımlıyorlar.
Elbette herkes kendi hayatı hakkında karar verme özgürlüğüne sahiptir. Fakat burada da önemli bir soru ortaya çıkıyor:
Gerçekten düşüncelerimiz mi davranışlarımızı değiştiriyor, yoksa bazen davranışlarımızı haklı gösterecek düşünceler mi üretiyoruz?
Bu durum sadece dindarlar için değil, herkes için geçerlidir. Peki o zaman: “Ben artık özgürüm.” diyen bir insan gerçekten özgürleşmiş midir?
Yoksa eski bir kimliği bırakıp başka bir kimliğin içine mi girmiştir?
Özgür düşünce, kendi düşünceni de eleştirebilmektir.
İnsan bazen bir düşünceyi doğru olduğu için değil, kimliğinin bir parçası hâline geldiği için savunabilir. Böyle durumlarda düşünceye yöneltilen eleştiri, kişiliğe yöneltilmiş bir saldırı gibi algılanır. Oysa gerçek özgürlük, yalnızca başkalarının düşüncelerini sorgulamak değildir.
“Ben yanılıyor olabilirim.” diyebilme cesaretidir.
“Din bilime ve sanata........
