Ömer Naci Yılmaz Motorcu Derviş
Hayat bazen öyle insanlarla karşılaştırır ki onları tek bir meslekle, tek bir sıfatla ya da tek bir cümleyle anlatamazsınız. Çünkü onlar yaşadıkları hayatın içine birçok güzelliği sığdırmış, her yönüyle insana örnek olmayı başarabilmiş nadir şahsiyetlerdir. Emekli kimya mühendisi Ali Bülbül Ağabey de işte böyle bir insandır. Onu ilk tanıyanlar belki motosiklet tutkusunu fark eder, biraz sohbet edenler engin tecrübesine hayran kalır, uzun süre dostluk edenler ise kalbinin merkezinde taşıdığı kulluk bilincini görür. Dışarıdan bakıldığında bir motor sevdalısıdır; yakından tanındığında ise gönlünü Allah’a bağlamış, ömrünü faydalı olmaya adamış bir derviştir. Bu yüzden ben ona içimden hep “Motorcu Derviş” demeyi yakıştırırım.
Ali Bülbül Ağabey’le tanışıklığım bugünün değil, yaklaşık elli yıllık bir geçmişin hikâyesidir. Rızık olarak gördüğüm komşularımızdan biriydi. Evlerimizin yakınlığı pencereden pencereye muhabbet edebilecek konumdaydı. Bundan yarım asır kadar önce ilkokul öğrencisiydim. Annemle birlikte Trabzon’a bir düğüne gitmiştik. Amcam ve başka akrabalarımız da düğün evindeydi. Bir ara kapıdan Ali Ağabey içeri girdi. Mahallemizde gördüğümüz bir ağabeyimizi Trabzon’da görünce büyük bir şaşkınlık yaşamıştım. Hemen anneme dönüp, “Ali Ağabey burada ne arıyor?” diye sordum. Annem gülümseyerek, “O burada üniversitede okuyor.” dedi. Ali Ağabey beni kucakladı. Çok rahatlıkla söyleyebilirim ki kucaklaştığım ilk üniversiteli Ali Bülbül Ağabey’dir.
O gün annemin söylediği “üniversite” kelimesi zihnimde yer etmişti. Fakat ben o yaşlarda “üniversite” diyemiyor, çocuk aklımla oraya “büyük okul” diyordum. Tütün Yaprağı kitabımda da anlattığım gibi, bizim köyümüzde üniversiteye gitmek büyük bir hayaldi. “Büyük okul”, benim çocuk dünyamda ulaşılması güç, hayranlık uyandıran insanların bulunduğu yerdi. O gün Ali Ağabey’e duyduğum hayranlığın sebebi, büyük okulda okuyor olmasıydı. Aradan geçen yıllar bana çok daha büyük bir hakikati öğretti. İnsan, okuduğu okulla değil, yaşadığı hayatla büyüyormuş. Bugün dönüp baktığımda görüyorum ki Ali Bülbül Ağabey’i gerçekten büyük yapan, üniversite diplomasından çok, ömrünü şekillendiren ahlâkı, kulluğu ve örnekliğidir.
Onun hayatının merkezinde namaz vardır. Namaz, günlük hayatın arasına sıkıştırılmış bir ibadet değil; hayatı düzenleyen, zamanı anlamlandıran, insanı Rabb’ine bağlayan en büyük buluşmadır. Nerede olursa olsun ezanın çağrısını önemser. Yolculukta da olsa, misafirlikte de olsa, işin tam ortasında da bulunsa namazını önceleyen bir hassasiyet gösterir. İnsan bazen uzun sohbetlerden etkilenmez. Fakat bir kimsenin namaz konusundaki titizliği gönülde silinmeyecek izler bırakır. Çünkü söz, ancak hâl ile birleştiğinde tesir eder.
Bu hassasiyetin en güzel örneklerinden biri, ABD’de yaşadığı yıllarda ortaya çıkar. Oğlu Fatih’i sabah namazına kaldırabilmek için gösterdiği gayret, bir babanın evladına bırakabileceği en büyük mirasın ne olduğunu gösterir. Kolay olan, “Kendi bilir.” diyerek kenara çekilmektir. Zor olan ise her sabah yeniden denemek, usanmamak, kırılmamak ve vazgeçmemektir. Bazen tatlı bir sözle, bazen sessiz bir bekleyişle, bazen de sabrın en güzel örneğini sergileyerek evladını namaza davet etmiştir. Sonucun hemen alınmaması onu yıldırmamış çünkü biliyordu ki hidayet Allah’tandır, kula düşen ise güzel örnek olmaktan vazgeçmemektir.
Bu hassasiyet yalnızca Amerika’daki oğlu Fatih için değildir. Türkiye’deki oğlu Rıfat’a karşı da aynı özeni, aynı sabrı ve aynı kararlılığı göstermiştir. Onun nazarında evlatlar arasında mesafeler değişebilir fakat babalık vazifesi değişmez. Bir evlat dünyanın öbür ucunda, diğeri yanı başında olsa da sabah namazına kalkmaları için gösterdiği gayret aynıdır. Çünkü Ali........
