menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Ömer Naci Yılmaz Belediye Baronları

11 0
10.04.2026

Türkiye’de kamu yönetimi ve yerel demokrasi kavramları üzerine inşa edilen sistem, ne yazık ki günümüzde amacından sapan, hizmet üretmek yerine imtiyazlı bir sınıf yaratan devasa bir rant mekanizmasına dönüşmüştür.

Kâğıt üzerinde "halkın temsilcisi" olarak parlatılan yerel yöneticilerin bir kısmı, kısa sürede kendi dükalıklarını ilan ederek adeta birer “Belediye Baronu” haline gelmişlerdir. Bu yapı, modern bir yönetim biçimi gibi sunulsa da özünde tarihin karanlık sayfalarından fırlamış bir feodalite kalıntısıdır. Yerel demokrasi denilen olgu, halkın yönetime katılımından ziyade; yerelin elitlerini zenginleştiren, sülale boyu servet aktarımı sağlayan ve merkezî otoriteyi baypas eden modern bir ayanlık sistemine evrilmiştir.

Orta Çağ Avrupa’sında derebeylik, toprağın ve üzerindeki insanın mülkiyetine sahip olan soyluların, merkezî krallıktan kopuk keyfî yönetimlerini ifade ederdi. Bugünün belediye koridorlarında karşımıza çıkan tablo, bu arkaik sistemin dijital bir kopyasıdır. Şehirlerin imar planları ve bütçeleri; liyakatten uzak, sadece sadakatle örülmüş birer feodal kale gibi yönetilmektedir. Osmanlı’nın son dönemlerinde devlet içinde devlet kesilen ayanlar gibi, bugünün yerel yöneticileri de kendilerini yasanın üzerinde görmektedir. Eğer kamu kaynakları bu yeni yetme baronların şahsi ikballerine kurban edilecekse söylenecek tek bir radikal çözüm kalıyor: Kapatın gitsin!

Bir ülkede adaletin en büyük yarası, emek ile servet arasındaki uçurumun izah edilemez hale gelmesidir. Herhangi bir kurumda 30 yıl dirsek çürüten bir memur emekli olduğunda ancak mütevazı bir yaşam kurabilirken; belediye dükalıklarında sadece 5 yıl geçirenlerin yedi sülalesine yetecek servete kavuşması hangi vicdana sığar? Bu baronlar, halkın cebinden çıkan her kuruşla kendi modern şatolarını inşa etmektedirler. Daha da vahimi, bu sistemin yarattığı “bankamatik memurları” garabetidir. Dünyanın hiçbir ciddi kurumunda örneği olmayan, işe gitmeden maaş alma yüzsüzlüğü belediyelerde sıradanlaşmıştır. Bir belediyenin kadrosunda görünüp başka bir şehirde yaşayanlar, başkan torpiliyle hiç uğramadığı kapıdan her ay düzenli ulufe alanlar, bu feodal düzenin sadakat ödülleridir. Halk geçim derdiyle boğuşurken, bu asalak yapının kamunun sırtına bindirilmesi bir sosyal cinayettir.

Belediye imkanlarının şahsi şatafat için kullanılması, kamunun sırtına yüklenen en ağır vebaldir. Belediye başkanlarının özel zevkleri halkın vergileriyle karşılanırken; mahallesine temiz su ulaştıramayan bir yönetim meşruiyetini yitirmiştir. Bugün Türkiye’de idari bir hata yapan kaymakamın hayatı zindan edilirken, yolsuzluğu tescillenmiş belediye baronlarına dokunulmaması adaletin terazisini bozmaktadır. Tarihteki derebeyleri nasıl kanunlardan muaf yaşamak istediyse, bugünün yerel ağaları da kendilerini yargı denetiminin dışında tutacak siyasi zırhlara bürünmüşlerdir. Bu koruma kalkanı, toplumun devlete olan güvenini yerle bir etmektedir.

İmar planları üzerindeki oyunlar, tam anlamıyla modern bir serflik (Orta Çağ Avrupa'sında toprağa bağlı, efendisine hizmet etmekle yükümlü ve toprakla birlikte alınıp satılan yarı hür köylü sınıfı) düzeninin yansımasıdır. Şehrin hangi arazisinin beton yığınına döneceği bilgisi önceden belirli çevrelere servis edilmektedir. İmar değişikliğinden hemen önce toplanan araziler bir gecede devasa değer kazanmakta; halkın ortak mirası olan topraklar bu baronların iştahına kurban edilmektedir. Bu gayriahlaki durumlara göz yumanlar, toplumun “itibarlı” iş insanları olarak protokollerin başköşesinde ağırlanmaktadır. Ahlakın tasfiye edildiği bu düzende servet sahibi olmak itibar için yeterli görülmektedir.

Asıl işi vatandaşa hizmet götürmek olan belediyeler, bugün asli görevlerini terk etmiştir. En hayati ihtiyaç olan içme suyu konusunda bile aciz kalan belediyeler; iş festival ve konser düzenlemeye gelince aslan kesilmektedir. Altyapı yetersizliğinden şehri sele teslim eden yönetimler, bu beceriksizliklerini milyonluk sahnelerle örtmektedir. Devletin hazinesinden aktarılan paraların, altyapı yerine ahlaksızlık dozajı yüksek eğlencelere saçılması bir ihanettir. Eğer bir belediye yolu ve suyu yönetemiyorsa, o bütçeyi yönetme hakkına sahip değildir. Bu işler devletin valisi ve kaymakamı tarafından çok daha ciddi ve denetlenebilir bir şekilde yapılabilir.

Belediyelerdeki bu fütursuzluğun sorumlusu, bu yetkileri sınırsızca veren sistemdir. Mevcut kanunlar, yerel yöneticilere adeta birer "küçük kral" yetkisi tanımaktadır. Köklü ve ağır yaptırımları olan kanuni düzenlemeler şarttır. Belediye başkanının mal varlığındaki her kuruşluk artışın hesabı sorulmadığı bir sistem, yolsuzluk üretmeye mahkumdur. Siyasi zırhların arkasına saklanan bu baronların yetkileri tırpanlanmadığı sürece halkın cebinden çalınanlar, birilerinin lüks sofralarına meze olmaya devam edecektir.

Yerel yönetimler, yandaşların istihdam kapısı ve rantın pay edildiği birer ganimet alanı olmaktan derhal çıkarılmalıdır. Bir belediyede işe giren birinin kısa sürede sülalesinden zengin hale gelmesi, o kurumun bir "vurgun kapısı" olduğunun ispatıdır. Halkın geleceğinden çalınan her kuruşun hesabı hukuk önünde sorulmalıdır. Eğer devlet, bu derebeylikler üzerindeki denetim gücünü kullanmayacaksa, bu kokuşmuş düzeni sürdürmenin hiçbir mantığı yoktur.

Vatandaş belediyeye gittiğinde hizmet yerine kibirle karşılaşıyorsa orada belediyecilik bitmiş, baronluk başlamıştır. Konserlerle toplumu uyutan, festivallerle göz boyayan bu yapıların ıslahı mümkün görünmemektedir. Ya bu sistemi tamamen değiştirin ya da bu kandırmacaya bir son verin. Çünkü bu haliyle belediyeler, milletin sırtındaki en büyük ahlaki kamburdur. Radikal bir çözüm üretilmediği sürece bu çark böyle dönmeye devam edecektir.

Bugün yerel yönetimlerin geldiği nokta, bir hizmet yarışı değil, bir "kamu kaynağını ele geçirme" mücadelesidir. İmar ve ihale yetkileri, ehliyetten uzak ellerde birer şahsi servet aracına dönüşmüştür. Kaymakamın imzasından korktuğu devlet, belediye başkanının imzasının peşine düşmüyorsa burada ciddi bir yönetim zafiyeti var demektir. Belediye başkanları sadece seçim dönemlerinde hatırlanan figürler olmamalıdır. Aksi halde yerel demokrasi, her beş yılda bir yeni zenginler kulübü üyeleri üretmekten başka bir işe yaramayacaktır.

Özellikle festivaller üzerinden dönen para trafiği, belediyelerin halktan ne kadar koptuğunun vesikasıdır. Altyapı çökmüşken milyonluk sahnelerin kurulması vicdansızlıktır. Devletin kasasından çıkan paraların, yöneticilerin şahsi reklam aparatına dönüştürülmesi kabul edilemez. Eğer bu paralar temiz suya ve halkın refahına harcanmayacaksa, bu musluklar derhal kapatılmalıdır. Belediye yönetimlerindeki bu ahlaki erozyon, toplumun tüm katmanlarını tehdit etmektedir.

Sonuç olarak; bu kokuşmuş düzenin daha fazla sürdürülebilir yanı kalmamıştır. Belediyeler, asli görevlerini unutup birer rant merkezi haline geldiği sürece halkın sırtındaki yük hafiflemeyecektir. Ya bu sistem radikal bir biçimde kanunlarla yeniden düzenlenmeli ya da bu yetkiler tamamen merkeze devredilmelidir. Halkın parasını tüketen bu “Belediye Baronları”na daha fazla alan açılmamalıdır. Eğer neşter vurulmayacaksa bu tiyatroyu oynamanın bir manası yoktur. Çözüm nettir: Ya hukuk ya tasfiye. Kapatın gitsin!

Artık mızrak çuvala sığmıyor. Türkiye’nin dört bir yanından yükselen bu isyan, yağma düzeninin sonuna gelindiğinin haykırışıdır. Devletin ciddiyeti ve halkın vicdanı bu talana seyirci kalmamalıdır. Eğer hukuk işleyecekse, önce bu baronların kalelerinden başlamalıdır. Ya şeffaf bir yapı; ya da sonlandırılmış bir yerel yönetim serüveni. Ara formüller artık kar etmiyor. Bu kokuşmuşluk ancak sistemin tamamen değişmesiyle temizlenir. Aksi halde, her gün yeni bir usulsüzlük haberiyle uyanmaya ve kendi vergilerimizle birilerinin sülalesini zengin etmeye devam edeceğiz. Kapatın gitsin!


© Akasyam