İçtihat ve Zamanın Değişmesiyle Hükümlerin Değişmesi Meselesi
Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Güzel Sanatlar ve Tasarım Fen Hemşirelik İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat
Güzel Sanatlar ve Tasarım
İktisadi ve İdari Bilimler
"HAYATI: doğal bir OKUyuşla; PAYLAŞmak"
İçtihat ve Zamanın Değişmesiyle Hükümlerin Değişmesi Meselesi
Mecelle’nin 39. maddesinde de ifade edildiği üzere “(lâ yünkerü teğayyürü’l-ahkâmi bi’t-teğayyüri’l-ezmân) Ezmanın tegayyuru ile ahkâmın tegayyürü inkâr olunamaz.” Yani; “zaman içinde şartların değişmesiyle hükümlerin değişeceği gerçeği inkâr olunamaz.” Bir başka ifadeyle dinin genel kaide ve temel esasları içinde yer almayan konularda Allah’ı koyduğu sınırlara[1] riayet etmek şartıyla bazı hükümlerde/kurallarda değişikliğe gidilebilir. Zira İslâm evrensel bir dindir ve her coğrafyada kıyamete kadar emir ve nehiylerinin rahatlıkla uygulanabilmesi için buna şiddetle ihtiyaç vardır.
Bununla birlikte şartların yeniden eski haline dönmesi durumunda tekrar eski hükme dönmek de pekâlâ mümkündür. Çünkü toplum düzenini korumak, fert ve kamu vicdanını rahatlatmak, bireylerin hak, hukuk ve güvenliklerini teminat altına almak amacıyla yeni hükümlerin ihdas edilmesi veya şartlar değiştiğinde eski hükümlere dönülmesi bir zorunluluktur. Nitekim hükümlerdeki bu değişimin amacı “celb-i menfaat, def-i mefsedet (hayrı ikame, zararı önleme)” ve hakkı/adaleti ikame etmektir.
Çünkü fesadu’z-zeman (genel ahlakın bozulması), dış faktörler, siyasî ve iktisadî etkenler, bilim ve teknolojideki gelişmeler, coğrafi faktörler gibi konular hükümlerin değişmesini zarûrî kılan etkenlerdir; bunları yok saymak ya da görmezlikten gelmek doğru değildir.
Elbette tamamen içtihada/yoruma/değişime kapalı alanlar vardır. Bunlar ise genel/küllî teşrî getiren hükümler, ta’lil edilemeyen (içtihada kapalı) taabbudî hükümler, Şâri’ tarafından belirli bir süre veya miktarla sınırlandırılan yükümlülük konusu hükümler, bizzat kanun koyucu tarafından helal veya haram olduğu belirtilen hükümler, makâsıd türünden hükümlerdir. Bu alanlardaki hükümlerde bir değişme olmaz, bunlar değişime kapalıdır.
Ancak belirli şartlar doğrultusunda değişmeye açık bazı hükümler vardır ki, bunlar da özel teşrî getiren (herhangi bir olaya özgü kılınan), ta’lil edilebilen (içtihada açık) ve vesâil (vesile-araç) türünden hükümlerdir.
Diğer taraftan İslâm dini “bazılarının iddia ettiği gibi” sadece ahlâkî veya taabbudî (ibadetlerle ilgili) hükümler ihtiva etmez. Tam aksine kendisine tâbi olanların dünya ve ahiret huzurunu temin etmelerini sağlayacak “hukukî, iktisadî ve siyasî konularla” ilgili hükümler de içerir. Çünkü İslâm hayatın her alanına ve çağın bütün ihtiyaç ve problemlerine cevap verebilecek nitelikte hükümlere sahiptir. Yani son din İslam bu hedefleri gerçekleştirecek gerekli alt yapı ve kaynak zenginliğine sahiptir. Bu kaynaklar ilâhî ve değişmez olma nitelikleri yanında esnek bir yapıyı da haizdirler. Ancak bu temel ilke ve esasları zamanın şartlarını dikkate alarak anlama ve yorumlama görevi alanın uzmanlarına/müçtehitlerine aittir. Onlar şartların değişmesi karşısında genel çerçeveyi aşmamak/taşmamak şartıyla değişim sahasını belirleme vazifesiyle yükümlüdürler.
Nitekim içtihat müessesesinin çalışması halinde İslâm donukluktan veya bir çağa hapsedilmekten kurtulacak, aksi takdirde özü itibariyle dinamik olan bir din donma noktasına gelecek ve işlerliğini kaybedecektir. Bu bakımdan zamanla değişebilecek hükümlerin değiştirilebilmesi için içtihat müessesesinin çalıştırılması bir zorunluluktur. İslâm’ın dinamizmi ve toplum hayatına yön verebilmesi için buna şiddetle ihtiyaç vardır. Zira İslâm’ın temel amacı toplum hayatının dışında kalmak değil, aksine yaşanan hayata hem ayak uydurmak hem de yön vermektir.
İslâm bu dinamizmini ve toplumla iç içeliğini tarihi süreç içinde içtihat müessesesini çalıştırarak sağlamıştır. Hz. Peygamber içtihadı teşvik etmiş, yerine göre farz-ı kifâye hatta farz-ı ayn konumunda değerlendirmiştir. İçtihadın amacı söz konusu dinamizmin sürekliliğini sağlamaktır. Ayrıca “zaruret ve kolaylaştırma” gibi çeşitli alternatiflerin getirilmesi de İslâm’ın her halükârda yaşanan hayatla bağını devam ettirdiğinin en önemli delilidir. Gerçek şu ki, bir dinin koyduğu kuralların toplumda ortaya çıkan ihtiyaç ve problemlere cevap verebilmesi, yaşanılan hayatla paralel yürümesine bağlıdır. Yaşanan hayattaki değişime ayak uyduran bir sistem sayesinde insanlar mutlu ve huzurlu bir hayat sürdürebilirler.
Ancak müsteşrikler ve İslâm ülkelerinde bunlara hayranlık besleyen aşağılık kompleksiyle malul kişiler İslâm’ın donuk/dogma olduğunu, çağımızın ihtiyaçlarına cevap veremediğini ısrarla dile getirmekte ve Müslümanların zihnine olumsuz algı yerleştirmeye çalışmaktadırlar. Oysa böyle bir iddia tamamen yanlıştır. Bu sadece onların kuruntusudur, temennisidir, olmasını arzu ettikleri şeylerdir.
Bu itibarla 1400 öncesinin şartlarını günümüze taşımaya çalışmak yerine günümüz şartlarını dikkate alarak İslâm’ın ana umdelerini de göz önünde bulundurarak yeni içtihatlar yapmak ve yeni sorunlara yeni çözümler üretmek elzemdir. Yukarıda da ifade edildiği üzere bunu ancak sahanın uzmanları âlimler yapabilir.
Diğer taraftan Hz. Peygamber’in; “Bizim işimizde (dinimizde) bulunmayan her (yeni) şey reddedilmiştir” hadisinde kastedilen yenilik ise “dinin özüne” sonradan yapılan müdahalelerle (ilave veya eksiltmeler) ilgilidir. Yoksa Hz. Peygamber döneminde vukû bulmamış problemlere genel çerçeve esas alınarak çözüm üretilmesi bid’at olarak değerlendirilemez.
Nitekim İslâm’da içtihat müessesesinin kabulü ve ısrarla teşviki o döneminde vukû bulmamış problemlere çözüm üretilmesini sağlama amacına matuftur. Dolayısıyla içtihat ile bid’ati birbirine karıştırmak ve kaynaklara uygun yapılmış bir içtihadı “bid’at” olarak değerlendirmek sefihlikten/ahmaklıktan başkası değildir.
Örneğin yukarıdaki hadisi delil getirerek organ nakline karşı çıkmak ve “Organ nakli caiz değil, bid’attir” demek İslâm’ın genel ilkelerinden bîhaber olmaktır. Maalesef din adamı kisvesine bürünmüş yarım hocalar, çakma ilahiyatçılar, sözde akademisyenler, din tüccarları vs. böyle sözler söylemekte, bazı sefihler de bunların kılık kıyafetine veya unvanlarına bakarak peşlerinden gitmekte ve kendilerine yazık etmektedirler.
Oysa bu hadisten hareketle bütün değişim ve yeniliklere kapalı olmak, İslâm’ın genel ruhuyla çelişmeyi kabullenmektir. Zira insanlık........
