Kim Yönetmelidir?
Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat
Güzel Sanatlar ve Tasarım
İktisadi ve İdari Bilimler
İnsan ve Toplum Bilimleri
"HAYATI: doğal bir OKUyuşla; PAYLAŞmak"
Binlerce yıldır insanlığın bulduğu en zor sanat: yönetim ve eğitim sanatıdır. Bu iki sanat sıradan insanlara teslim edilmemelidir.
Araç kullanmak için ehliyet istenmektedir. Ailenin, köyün, kasabanın, bir kurumun ya da ülkenin yönetimine talip olanlardan neden beyin, ruh ve akıl sağlığı tetkikleri sonucu istenmemektedir. Mal varlığı istenmektedir. Çalışma hayatında emeklilik yaşı varken, nasıl oluyorda siyasetçinin yaş sınırı olmuyor. Bazı siyasetçiler sanki doğuştan siyaseti meslek gibi algılayarak hasta da olsa, yaşlı da olsa koltuğu kimseye teslim etmiyorlar. Evlatları da demokrasi değil de krallık yönetimi varmış gibi hemen o koltuğa babadan miras kalmış gibi sahip çıkıyorlar.
Bu ön girizgahtan sonra daha önce köşemde 26 Ekim 2020 tarihinde FARABİ’YE GÖRE DEVLETİ KİM YÖNETMELİDİR? yazımı yeniden Akademik Akıl ’da yayınlamayı uygun buldum.
Siyasette temel iki soru vardır: Kim ve kimler yönetmelidir? Hangi yönetim şekliyle ve nasıl yönetmelidir?
Farabi’nin kendince devlet başkanı için bulduğu sözcük “er-Reisü’l Evvel” sözcüğüdür. “Reis” ve “Evvel” sözcüklerinin birleşimi olan bu sözcüklerden Arapça “re’s ve reis” sözcüğü Türkçe “baş” anlamına gelir. Arapça “Evvel” sözcüğü de “İlk” anlamına gelir. “er-Reisü’l Evvel” sözcüğünün Türkçe karşılığı “İlk Başkan”dır.
Peki, Farabi bu sözcüğü tesadüf mü seçmiştir?
Farabi’nin, bu sözcüğü tesadüf seçmediği muhakkaktır. Çünkü Türklerde “reis” sözcüğünün yönetimdeki karşılığı “başçı” demektir. Göktürkler ’de baş, başa geçer ve “başlar”, yani yönetirdi. Hakan da “budun başçısı”, yani ulusu idare edendi. “Başkan”, “Başbuğ” sözcükleri Osmanlı kaynaklarında da kullanılır.
Ülkemizde çok yakın zamana kadar devlet başkanlarına “Reisicumhur” deniyordu. Cumhur; halk, topluluk demektir. Sonraları “reis” sözcüğünün yerine “başkan” sözcüğü kullanılarak bugün kullandığımız “Cumhurbaşkanı” sözcüğüne ulaşılmıştır. Biz de bu anlayıştan hareketle devleti yöneten “er- Reisü’l Evvel” sözcüğünü “İlk Başkan” olarak çevirdik.
Fârâbî, “İlk Başkan” sözcüğünü seçmekle ve kendine ait bu sözcüğü kullanmakla; hem siyasi açıdan kendisine karşı kimseyi gücendirmemiş, hem bölgesel kullanılan sözcüklerin ötesine geçerek, zihinlerde yer etmiş yanlı ve etiketlenmiş sözcükleri kullanmamış, hem de zihinleri yanlı olarak bir taraflara götürmemiştir.
Yine O farklı zaman ve devletlerde kullanılan; “Filozof, er-Reisu’l-Evvel, Melik, Kanun Koyucu ve İmam sözcüklerinin sonuç itibariyle aynı anlama geldiğini belirtmekle, tarihi bir uzlaşma örneği göstermiştir.
Bu anlayışın şimdiye dek hiçbir İslam coğrafyasında yaşayan düşünürlerde ve Batılı düşünürlerde görülmediğini söyleyebiliriz. Böyle bir anlayışa, Şii siyaset doktrininde, Arap siyaset düşüncesinde ve Eski Yunan siyaset anlayışında – Eflatun’un filozof-kral anlayışı dışında- rastlamak oldukça zordur. Bu birleştirme anlayışının ipuçlarını Türk siyaset geleneğinde bulabiliriz.
Batı’da yaygın olan “Dünya Devleti” ile “İlahi Devlet” gibi iki ayrı devlet anlayışının Türklerde ve Farabi’de olmadığını biliyoruz. Bu parçalanmaya devleti yönetende de yani “İlahi Başkan” veya “İlahi olmayan Başkan” bir diğer deyişle de “Siyasi Liderlik” ile “İlahi Liderlik” şeklinde gidilmez. Farabi’de ve Türkler ’de ne yeryüzü ile gök kendi arasında ayrılmıştır ne de yeryüzü kendi arasında ayrılmıştır. Siyasi düzen evrensel düzenin bir benzeridir, parçalanmışlık olmadığı gibi, teklikte çokluk, çoklukta teklik egemendir. Bunun içindir ki, İbrahim Kafesoğlu, “Gerçekte devlet yeryüzünde olmakla beraber, Gök-Tanrı’yı hâkimiyetin sahibi ve kaynağı bilen Türklerin zihninde iktidar Tanrı’dan (Gök’ten) aşağı doğru sıralanır ve sağa ve sola doğru yayılırdı. Türklerde hükümranlığın karakteri “ilahi vazife” anlayışından dolayı “karizmatik iktidar” olarak kabul edilmiştir. Fakat aradaki şu mühim farklara dikkat edilmelidir. Karizmatik hâkimiyete bağlı topluluklar umumiyetle dini cemiyetler olduğu halde Türk siyasi birlikleri dini vasıf taşımaz. Dindar devlet başkanı, yönetici aranmaz, liyakat ve ehliyet aranır.”
Halifeliği Osmanlılar dini özellikten daha çok siyasi anlayışla kullanmışlardır. Onun için de dini gerekçeyle değil, siyaseten Türkiye Büyük Millet Meclisi bu müesseseyi lağvetmiştir.
Kısaca dini kimlikli Peygamber ve veliler tarafından idare edilen Türk Devleti yoktur. Ayrıca Türk hükümdarı insan-üstü varlık da sayılmamaktadır. Hem kendisi hem de halk onun normal bir insan olduğunun farkındadır. Türk hükümranlık anlayışı bütün karizmatik temeli yanında “kanuni meşruiyeti” temsil eder. Yani Türk hükümdarı, başka bazı devletlerdeki “kanun yapan fakat kendini kanuna bağlı........
