menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Sosyal Medya Fenomeni Kübra Karaaslan’ın Vefatı Üzerine: Bir Acı, Bir Soru, Bir Hakikat

24 0
31.03.2026

Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Güzel Sanatlar ve Tasarım Fen Hemşirelik İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat

Güzel Sanatlar ve Tasarım

İktisadi ve İdari Bilimler

"HAYATI: doğal bir OKUyuşla; PAYLAŞmak"

Sosyal Medya Fenomeni Kübra Karaaslan’ın Vefatı Üzerine: Bir Acı, Bir Soru, Bir Hakikat

Ve geride kalan, tarif edilmesi imkânsız bir acı…

Bu sabah, bir sosyal medya kullanıcısının; Osmangazi Köprüsü’nde hayatına son veren Kübra Karaarslan’ın İstanbul’da görev yapan bir din görevlisinin kızı olduğunu ve söz konusu babanın “feminist yasalar” nedeniyle kızına müdahale edemediğine dair ifadeler içeren bir paylaşımına rastladım.

Bu  trajedinin ardından yükselen bu ve benzeri sesler, aslında bu acıyı anlamaktan çok, ona bir anlam yükleme çabasının ürünü gibi görünüyor. “Müdahale edemedi”, “modern sistem engel oldu”, “özgürlük felakete götürdü” gibi cümleler, acının etrafında dolaşan ama onun özüne inmeyen yorumlar olarak dikkat çekmektedir.

Oysa insan ruhu, ideolojik sloganlara sığmayacak kadar derin ve çok katmanlıdır.

İnsan davranışı; biyolojik, psikolojik, sosyal ve manevi boyutların kesişiminde şekillenir. Özellikle ergenlik ve genç yetişkinlik dönemleri, kimlik oluşumu, anlam arayışı ve aidiyet ihtiyacının en yoğun yaşandığı kritik evrelerdir. Bu süreçte birey, hem ailesinden ayrışmak hem de kendine ait bir dünya kurmak ister. Bu durum, çoğu zaman ebeveyn ile çocuk arasında görünmeyen bir gerilim üretir.

Tam da bu noktada yukarıda bahsettiğim sosyal medya paylaşımında geçen “müdahale” kavramı tartışmaya açılmalıdır.

Müdahale nedir? Sınır koymak mı, kontrol etmek mi, yoksa yönlendirmek mi?

İslam’ın bu konudaki yaklaşımı son derece dengelidir. Kur’an’ın temel ilkelerinden biri olan “Dinde zorlama yoktur” hükmü, yalnızca inanç özgürlüğünü değil, insanın irade alanını da güvence altına alır. Buluğ çağına ermiş birey artık ahlaki ve dini sorumluluğun öznesidir. Bu, aynı zamanda ebeveynin müdahale sınırlarının da doğal olarak daraldığı anlamına gelir.

Burada ebeveynin rolü; kontrol eden bir otorite olmaktan ziyade, rehberlik eden bir refakatçiye dönüşür. Modern psikolojide bu yaklaşım “otonomiyi destekleyen ebeveynlik” olarak adlandırılır. Araştırmalar, aşırı kontrolün bireyde ya itaatkâr ama içi boş bir dindarlık ya da sert bir kopuş ve tepki ürettiğini ortaya koymaktadır. Buna karşılık, sevgi, anlayış ve iletişim temelli bir yaklaşım, içselleştirilmiş ve kalıcı bir inanç yapısını destekler.

Bu noktada en güçlü referans yine peygamberlerdir.

Hz. Nuh’un oğlu, tüm uyarılara rağmen iman etmemiştir. Hz. İbrahim’in babası hakikati reddetmiştir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), en sevdiği insanlardan biri olan amcası Ebu Talib’i iman etmeye zorlayamamıştır. Bu örnekler, hidayetin zorla değil, kalple ilgili olduğunu açıkça ortaya koyar.

Öyleyse şu soruyu sormak gerekir:

Bir baba gerçekten “müdahale edemediği” için mi suçludur, yoksa insan olmanın ontolojik sınırları içinde elinden geleni yapıp sonucu kabullenmek zorunda kalan bir imtihanın öznesi midir?

Bu sorunun cevabı, bizi suçlamaktan anlamaya doğru götürür.

Sosyal medyada yer alan yorumlardaki “modern sistem vs aile” karşıtlığı da benzer bir indirgemecilik içerir. Sınırsız özgürlük, bireyi savrulmaya açık hale getirebilir; ancak aşırı kontrol de bireyi boğar. Sağlıklı gelişim, bu iki uç arasında kurulan dengede mümkündür:

Sınır ile merhamet, otorite ile........

© Akademik Akıl