menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Bir Vakur Özgürlük Eylemi!

20 0
21.05.2026

Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat

Güzel Sanatlar ve Tasarım

İktisadi ve İdari Bilimler

İnsan ve Toplum Bilimleri

"HAYATI: doğal bir OKUyuşla; PAYLAŞmak"

Bir Vakur Özgürlük Eylemi!

İnsan, anlam arayışıyla malul ve o arayışla aziz olan bir varlıktır. Hayat dediğimiz bu muazzam yürüyüş, geçici/fani masivanın soğukluğundan sıyrılıp baki hakikatin sıcaklığına erme çabasından ibarettir. İşte tam bu varoluşsal kavşakta kurban, sadece fıkhî bir vecibe değil, ruhun prangalarından kurtulduğu bir “vakur özgürlük” hamlesidir. Ben, kurbanda somutlaşan ubudiyeti/kulluğu bir boyun bükme değil, aksine masivaya—yani Hakk’tan gayrı her şeye—köle olmaktan kurtulmanın yegâne yolu olarak okuyorum. Hakka kulluk etmek, beşerî tiranlıkların tamamına karşı izzetli bir duruş sergilemektir. İnsan, yaratıcı dışındaki nesnelere bağlandığı ölçüde içinde potansiyel bir kölelik barındırır. Bu bağlamda hakiki kulluk (ubudiyet), zannedildiği gibi bir boyun bükme, bir pasivizm ya da eziklik hali değil; aksine, dünyevi tiranlıklara, sahte güç odaklarına ve tüketim kültürünün dayatmalarına karşı izzetli, dik ve asil bir başkaldırıdır.

Anlam ve Değerin Metafiziği: “İnsanlık Kıvamı” Olarak Takva

Kurban, her şeyden önce dikey bir anlam-değer inşasıdır. Modern dünya bizi “sahip olmak” girdabında boğarken, kurban bize “ait olmak” asaletini hatırlatır. Bilirim ki, bıçağın kestiği candan akan ne kan ne de et yüce kata yükselir. Nitekim o ezeli beyanda sarahatle ifade buyrulduğu üzere:

“Onların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır; O’na ulaşacak olan sadece sizin takvanızdır.” (Hac, 37)

Ben bu ayetin ufkunda, takvayı korkakça bir çekinme değil, insanın kendi öz cevherini bulması, yani bir “insanlık kıvamı” olarak idrak ediyorum. İlahi huzura varan, kesilen hayvanın maddesi değil, müminin o amelle büründüğü iman ve ahlakta olgunluk, teslimiyet ve arınmadır. Kurban etmekle eksilmeyiz; içimizdeki bencil hayvanı kurban ederek insanlık kıvamına ereriz. Geçici olanı ebedi olana tahvil eden bu değer, varlığımızı ulvi bir boyuta taşır.

Makuliyet ve Samimiyet Dengesi: İbrahimî-Muhammedî Ufuk

Bu amelde akıl ile kalbin muazzam bir dengesi, yani bir makuliyet-samimiyet ahengi mevcuttur. Kurban, akıldan vareste kör bir teslimiyet değildir. Toplumsal hayatın yasalarını okuyan makul bir zihin; bencilliği/egoyu dizginlemenin, bölüşmenin ve dikey bir aidiyetin ahlaki gerekliliğini derhal fark eder. Fakat bu makuliyete ruh üfleyen, onu bir merasim/ritüel olmaktan çıkarıp ibadet kılan yegâne iksir samimiyettir/ihlastır.

İşte bu samimiyetin zirvesi, Hz. İbrahim ile Hz. İsmail’in o muazzam kıssasında tecelli eder. Bir baba ile oğulun, rüya ile başlayan o çetin imtihanda sergiledikleri teslimiyet, soğuk bir rasyonalizmin değil, aşkın bir sadakatin neticesidir. Hz. İbrahim’in kalbindeki evlat sevgisini putlaştırmayan iradesi ve Hz. İsmail’in “Babacığım, sana emrolunanı yap” diyen vakur teslimiyeti, makuliyet ile dindarlığın samimiyet potasında erimesidir. Ben kurbanın bıçağında kendi nefsimin bencil hesaplarını/emellerini keserken, İbrahimî “sadakat”i ve İsmailî “rıza”yı ruhumun derinliklerinde kuşanıyorum.

İhtiyaç ve İmkânın Ahengi/Estetiği: Kevser’in Bereketli Çağrısı

Hayatın yaşanan/pratik yüzü bizi her an ihtiyaç-imkân gerilimiyle yüzleştirir. İmkân, insanın elindeki geçici güç; ihtiyaç ise hem kendi deruni/içsel boşluğumuz hem de başkalarının mahrumiyetidir. Kurban, bu iki kutbu asil bir köprüyle birbirine bağlar.

Tam bu noktada kalbim/benliğim, Efendimiz’in (s.a.v.) şahsında insanlığa teselli ve ufuk olan Kevser Suresi’ne yöneliyor. Dünya egemenleri O’na mukaddes davasından ötürü “ebter” (nesli kesik, sonu gelmeyecek olan) dediklerinde, Yüce Yaradan ona bitmez tükenmez bir hayrı, yani Kevser’i müjdelemiş ve hemen ardından şu emri vermiştir:

“Fasalli li-rabbike ve’nhar” / “O halde Rabbin için namaz kıl ve kurban kes.” (Kevser, 2)

Bu ilahi ferman, bana mülkiyet yanılsamasını yıkmanın formülünü sunuyor. Dünyanın mahrumiyetlerine ve nefsin “azalır, bitersin” fısıltılarına karşı verilecek en güzel cevap, Kevser’e tutunup Hakk’a bağlanıp/yönelip kurban kesmektir.

Elindeki imkânı bir “emanet” gören mümin, onu başkasının ihtiyacına merhem kılmak suretiyle kendi manevi açlığını teskin eder. Aslında en büyük ihtiyaç, “verme ihtiyacı”dır.  Tıpkı nefes almak gibi; bütün havayı ciğerlerinizde........

© Akademik Akıl