menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Aynadaki Çatlak: Türkiye’de Çocuk/Genç Suçluluğu ve Ortaklaşa Sorumluluğun Anatomisi

16 0
04.05.2026

Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat

Güzel Sanatlar ve Tasarım

İktisadi ve İdari Bilimler

İnsan ve Toplum Bilimleri

"HAYATI: doğal bir OKUyuşla; PAYLAŞmak"

Aynadaki Çatlak: Türkiye’de Çocuk/Genç Suçluluğu ve Ortaklaşa Sorumluluğun Anatomisi

Türkiye’nin son zamanlarda tanıklık ettiği ve faillerinin giderek gençleştiği şiddet vakaları, sadece asayiş bültenlerine sığdırılabilecek adli olaylar silsilesi değil, toplumsal bünyeyi içten içe kemiren bir kanserin en somut tezahürleridir. Sokak aralarında yankılanan silah sesleri, dijital dünyanın karanlık dehlizlerinden süzülüp fiziksel dünyada can alan nefret ve aile içinde patlak veren cinnet halleri, aslında bir “aynadaki çatlak” gibi karşımızda durmaktadır. Bu çatlak, devletin kurumlarından sivil toplumun en küçük hücresine, çekirdek aileden bireyin en mahrem vicdanına kadar uzanan geniş bir ihmaller, aymazlıklar ve yozlaşmalar manzumesini yansıtmaktadır. Gençliğin bir “şiddet öznesi” haline gelişi; sosyoekonomik uçurumlardan beslenen hınçla, politik dildeki zehirli kutuplaşmayla, yozlaştırılan kültürel değerlerle ve dijital teknolojilerin birer ifsat ve imha silahı olarak kullanılmasıyla doğrudan alakalıdır. Bu metin, Türkiye’deki şiddet sarmalını veriler, psikolojik mekanizmalar ve sosyolojik gerçeklikler ışığında irdelerken, herkesin ve her kesimin, sorumluluğun sürekli “başkalarına” fatura edildiği o konforlu aymazlığı terk ederek kendi payına düşen insani ve idari yükümlülüğüyle yüzleşmesinin kaçınılmazlığına dikkat çekmeyi amaçlamaktadır.

Son yıllara ait istatistiklerine bakılması bile gelinen tehlikeli eşiği ortaya koymaktadır. 2024 yılı boyunca basına yansıyan 3 bin 801 silahlı şiddet olayında 2 bin 370 kişi hayatını kaybetmiş, 3 bin 829 kişi ise yaralanmıştır. Bu rakamların sadece medyaya yansıyan olaylardan oluştuğu gerçeği, buzdağının suyun altında kalan kısmının ne denli büyük olduğunu fısıldamaktadır. Kullanılan silahların yüzde 84’ünün ateşli silahlar olması, silaha erişimin denetimsizliğini ve bireysel silahlanmanın yol açtığı güvenlik riskini kanıtlamaktadır. O günden bugüne artış gösterdiği bilinen bu veriler, şiddetin sadece bireysel bir öfke patlaması olmadığını, toplumsal ve yapısal bir soruna dönüşmekte olduğunu ortaya koymaktadır. Son 12 yılda 40 binden fazla silahlı şiddet olayının yaşanmış olması, Türkiye’nin bir “şiddet toplumuna” doğru evrildiğinin en net göstergesidir. Türkiye genelinde silahlı şiddet olaylarının ulaştığı korkutucu boyutlar, bireysel silahlanmanın ve hukuk sistemindeki caydırıcılık boşluğunun toplumsal huzur ve güvenliği nasıl bir kuşatma altına aldığını göstermektedir. Şiddet, artık istisnai bir sapma olmanın ötesine geçmekte ve giderek gündelik hayatın sıradan bir parçası, hatta bir “iletişim dili” haline gelmektedir.

Sorumluluğu Reddetmenin Psikolojisi: Yansıtma ve Ortaklaşa Körlük

Türkiye’de gençlerin karıştığı şiddet olayları karşısında toplumun ve yönetici elitlerin sergilediği en yaygın tepki, sorumluluğu dışsallaştırmak ve suçu bir “günah keçisine” yüklemektir. Psikolojik literatürde “yansıtma” (projeksiyon) olarak tanımlanan bu savunma mekanizması, bireylerin ve grupların kendi yetersizliklerini, ihmallerini ve karanlık yanlarını başkalarına atfederek kendilerini aklama çabasıdır.

Suçun Faturasını Başkasına Kesme Kolaycılığı

Bir cinayet işlendiğinde veya bir grup genç radikalleştiğinde, suçu, aileler okula veya internete, okullar müfredata ve aileye, devlet ise “dış güçlere” veya dijital platformlara atmaktadır. Bu kısır döngü, doğudan sorunun kendisine ve kökenine inmeyi engellemekte, çözüm yerine yeni suçlamalar ve gerilimler üretmektedir. Kendi iç dünyasındaki öfkeyi kontrol edemeyen bir ebeveyn, çocuğun şiddet eğilimini “oynadığı bilgisayar oyunlarına” bağlayarak, aslında o şiddetin tohumlarını kendi kurdukları sevgisiz, şefkatsiz, rikkatsiz, merhametsiz, ilgisiz ve iletişimsiz aile ortamında bizzat filizlendirdiklerini kabullenmeye yanaşmamaktadır.

Siyasi ve toplumsal düzeyde ise sorumluluktan sıyrılma ve yansıtma, adeta bir yönetim biçimi haline gelmiştir. Liderler, kurumlar ve taraftarları, kendi başarısızlıklarını veya toplumsal gerilimi tırmandıran dillerini rakip gruplara yansıtarak, kitleleri “biz ve onlar” ayrımına sürüklemektedir. Bu durum, toplumda medeni bir tartışma zemini bulmayı imkânsız kılmakta; herkesin kendisini ve ait olduğu kesimi her bakımdan “mutlak iyi”, karşısındakini ise “mutlak kötü” ilan ettiği bir toptancılığa, ortaklaşa körlüğe ve ahlaki çürümeye yol açmaktadır.

Merhamet ve Şefkat Yoksunluğunun Normalleşmesi

Şiddetin temelinde yatan etkenlerin başında, merhamet ve şefkatin toplumsal hayattan sürgün edilmesidir. Bireyler, karşılarındakini birer insan olarak değil, kendi hedeflerine ulaşmalarını engelleyen birer nesne olarak gördüklerinde, şiddet bir hak arama biçimi olarak meşrulaşmaktadır. Küçük çıkar hesapları uğruna sergilenen yıkıcı dil ve tavır, toplumda bir “nezaket buharlaşması”na sebep olmaktadır. Merhamet ve şefkat sıcaklığının yerini alan bu duygusal soğukluk ve buzlanma, sadece fiziksel cinayetlerin değil, aynı zamanda ruhsal cinayetlerin de önünü açmaktadır. Herkesin kendini temize çıkarmaya çalıştığı bu iklimde, gerçek mağdurlar ve toplumun geleceği olan gençler, bu aymazlığın, merhametsizliğin ve şefkatsizliğin kurbanı olmaktadır.

Dijitalleşmenin Karanlık Dolambacı: Incel Kültürü ve Çevrimiçi Radikalleşme

Genç suçluluğunun modern dönemdeki en tehlikeli boyutlarından biri, bilişim teknolojilerinin insani zaafların sömürülmesi ve nefretin örgütlenmesi için kullanılmasıdır. Özellikle “incel” (istemsiz bekarlar) hareketi gibi dijital alt kültürler, Türkiye’deki genç erkekler arasında nihilist bir yıkıcılığı körüklemektedir.

Semih Çelik Vakası ve Dijital Nefretin Fizikileşmesi

2024 yılında İstanbul’da Semih Çelik tarafından işlenen Ayşenur Halil ve İkbal Uzuner cinayetleri, Türkiye’nin dijital radikalleşme gerçeğiyle en acı şekilde yüzleştiği kırılma noktasıdır. Çelik’in eylemleri, sadece bireysel bir cinnetin sonucu değil, Discord ve Telegram gibi platformlarda kümelenen, kadın düşmanlığı ve şiddet üzerine kurulu bir ideolojinin fiziksel dünyaya taşmasıdır. Incel kültürü, başarısızlıklarının kaynağı olarak kadınları ve feminizmi gören, kendilerini “siyah hap” nihilizmine teslim etmiş bireylerden oluşmaktadır.

Türkiye medyasında incel hareketi, çoğunlukla şiddet ve kadın düşmanlığı üzerinden ele alınmış ve toplumsal bir tehdit olarak yorumlanmıştır. Ancak bu tehdidin asıl kaynağı, dijital platformların sunduğu denetimsizlik ve bu platformların gençlerin “aidiyet” ihtiyacını saptırarak onları birer suç makinesine dönüştürmesidir. 9 Ekim 2024’te Discord’un Türkiye’de yasaklanması, bu platformlardaki çocuk istismarı ve siber zorbalık iddialarına karşı bir tepki ve tedbir olmakla birlikte sorunun kökündeki “cinsiyet krizi”ni ve “sosyal dışlanmışlık” meselelerini çözmeye yetmemektedir.

Bilişim Teknolojilerinin Kötüye Kullanımı ve İhmal

Dijital dünya, bugün gençler için sadece bir bilgi kaynağı değil, aynı zamanda ahlaki ve kültürel değerlerin aşındırıldığı bir “savaş alanı”dır. Bireylerin küçük çıkar hesapları ve dikkat çekme arzusu, dijital mecralarda sergilenen yıkıcı dilin ana yakıtı durumundadır. Devletin bu alanlardaki denetim eksikliği ve ailelerin dijital okuryazarlık konusundaki bilgisizliği olarak süre giden aymazlık, gençlerin bu karanlık dolambaçlarda kaybolmasına neden olmaktadır. Gençler, kendilerini dışladığını düşündükleri toplumdan öç almak için dijital dünyanın sunduğu anonimlikten yararlanmakta ve “olumsuz kimliklerini” şiddet eylemleriyle kanıtlamaya çalışmaktadırlar.

Politik Kutuplaşma ve Dilin Yıkıcı Gücü

Toplumun en tepesinden tabanına yayılan politik çekişmeler ve bu çekişmelerin ürettiği zehirli dil, gençlerin şiddete yönelmesindeki en önemli etkenlerden biridir. Türkiye’de siyasi partizanlık, artık bir fikir ayrılığı olmanın çok ötesine geçmiş, katı bir “biz ve onlar” kutuplaşmasına dönüşmüştür.

Duygusal Kutuplaşma ve Düşmanlaştırma Mekanizmaları

Kutuplaşma, insanların sosyal alanlarını ayırmasına, karşı kampın üyeleriyle etkileşimden kaçınmasına ve onlara yönelik derin bir husumet beslemesine yol açmaktadır. “Biz” kimliği iyinin, doğrunun, ahlakın ve mağduriyetin tek adresi olarak sunulurken; “onlar” kimliği; kötülüğün, zalimliğin ve değersizliğin odağı haline getirilmektedir. Bu kutuplaşmış iklimde yetişen gençler, sorunların çözümünü müzakerede değil, karşı tarafı yok etmekte görmektedir.

Politikacıların kullandığı gerilim ve tehdit dili, toplumda sürekli bir “tehdit altındayız” algısı yaratarak, bireyleri daha otoriter ve şiddet yanlısı çözümlere yöneltmektedir. Bu durum, demokratik siyasetin uzlaşma zeminini tahrip etmekte ve birlikte yaşama iradesini zayıflatmaktadır. Gençlik, büyüklerinin sergilediği bu yıkıcı tavrı kopyalamakta ve kendisinden olmayanı bir........

© Akademik Akıl