İnsan Kalmanın Vebali
Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Güzel Sanatlar ve Tasarım Fen Hemşirelik İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat
Güzel Sanatlar ve Tasarım
İktisadi ve İdari Bilimler
"HAYATI: doğal bir OKUyuşla; PAYLAŞmak"
İnsan Kalmanın Vebali
Prof. Dr. Hadi SAĞLAM – İslâm Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
İnsanlık tarihi, teknik ilerleme ve kurumsal çoğalma üzerinden okunduğunda bir “ilerleme masalı” gibi görünür; ancak ahlâk ve adalet ekseninden okunduğunda, bu tarih esasen insan kalabilme mücadelesinin kesintili seyrini anlatır. Zira insan, biyolojik varlığını sürdürdüğü ölçüde değil; bilgiye sadakati, adalete bağlılığı ve sorumluluk bilinci nispetinde insan kalır. Kur’ân’ın insana dair yaptığı “«إِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا» / ‘Şüphesiz insan çok zalim ve çok cahildir’” (Ahzâb, 33/72) tespiti, bir hakaret değil; insanın ahlâkî zaaflara açık tabiatını ifşa eden ontolojik bir uyarıdır. Bu uyarı, insanın ancak ilke ile terbiye edildiğinde ve hukukla sınırlandığında kendisi olarak kalabileceğini hatırlatır.
Bu çerçevede insan kalmak, kendiliğinden gerçekleşen bir hâl değil; bedeli olan bilinçli bir duruştur. Cehalet burada yalnızca bilgi yoksunluğu değildir; bilginin ahlâktan koparılması, sorumluluktan arındırılmasıdır. Zulüm ise yalnızca haksızlık yapmak değil; haksızlığı olağan, kaçınılmaz ve hatta meşru görmeye başlamaktır. Kur’ân’ın “«وَلَا تَرْكَنُوا إِلَى الَّذِينَ ظَلَمُوا» / ‘Zulmedenlere meyletmeyin’” (Hûd, 11/113) ikazı, zulmün yalnız failini değil; ona yaslanan zihniyeti de sorumluluk alanına dâhil eder. Bu sebeple insan kalmanın vebali, sadece yapanlara değil; susarak alışanlara da yüklenir.
İnsanlık tarihindeki büyük kırılmaların hemen hepsinde ortak bir zemin vardır: ilkenin terk edilmesi ve şeklin kutsanması. Putlar bu yüzden yalnızca taştan ve topraktan ibaret değildir. Kur’ân’ın müşrik mantığına atıfla aktardığı “«مَا نَعْبُدُهُمْ إِلَّا لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللَّهِ زُلْفَىٰ» / ‘Onlara bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz’” (Zümer, 39/3) sözü, araçlaştırılmış kutsallığın her çağda yeniden üretilebildiğini gösterir. İlke kaybolduğunda, güç kutsanır; adalet askıya alındığında, çıkar norm hâline gelir. İşte insan kalmanın vebali, tam da bu noktada başlar: İlkesizliğin konforuna sığınmak mı, yoksa bedeli olsa da istikameti muhafaza etmek mi? Bu soru, her dönemde olduğu gibi bugün de insanlığın önünde durmaktadır.
İnsan kalmanın vebali, bu tercihin hukuk düzeni ve sosyal yapı üzerindeki sonuçlarında daha da görünür hâle gelir. Hukuk, ilke ile beslenmediğinde metinleşir; metinleştiğinde ise gücün dili olur. Kur’ân’ın “«إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالْإِحْسَانِ» / ‘Şüphesiz Allah adaleti ve ihsanı emreder’” (Nahl, 16/90) buyruğu, hukukun yalnızca düzen kuran değil; ahlâk inşa eden bir fonksiyona sahip olduğunu ortaya koyar. Adaletin ihsanla birlikte zikredilmesi, normun vicdanla tamamlanması gerektiğini gösterir. Aksi hâlde hukuk, hakikati koruyan bir çerçeve olmaktan çıkar; meşruiyet üreten bir araç hâline gelir. Bu dönüşüm, toplumun hukukla ilişkisini güven üzerinden değil; korku ve alışkanlık üzerinden kurar. Korkunun egemen olduğu yerde itaat artar; fakat insanlık azalır.
Bu bağlamda sosyal siyaset, teknik bir yönetim alanı değil; doğrudan ahlâkî bir sorumluluk alanıdır. Yetki, İslâm düşüncesinde bir imtiyaz değil; ağır bir emanettir. “«إِنَّا عَرَضْنَا الْأَمَانَةَ…» / ‘Biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk…’” (Ahzâb, 33/72) ayeti, yönetme sorumluluğunun ontolojik ağırlığını hatırlatır. Ehliyetin yerini sadakat, liyakatin yerini bağlılık aldığında; kamu düzeni adalet üretmez, itaat üretir. İtaat ise adaletin ikamesi değildir. Bu nedenle insan kalmanın vebali, yetkiyi kullanan kadar; yetkinin nasıl kullanıldığına kayıtsız kalanlara da aittir. Son tahlilde insan kalmak, ne retorik bir iddia ne de nostaljik bir temennidir. İnsan kalmak, bilirken susmamayı, görürken alışmamayı, yapabiliyorken ertelememeyi gerektiren bilinçli bir tercihtir. Kur’ân’ın “«وَقِفُوهُمْ إِنَّهُم مَّسْئُولُونَ» / ‘Onları durdurun; çünkü sorguya çekilecekler’” (Sâffât, 37/24) uyarısı, yalnız bireysel fiilleri değil; toplumsal tercihlerimizi de kapsar. Tercihlerimizin toplamı, kader diye adlandırdığımız sonucu üretir. Bu sebeple bugün sorulması gereken soru şudur: İmkân varken hangi ilkeyi tercih ettik? Cevap, insan kalıp kalmadığımızı belirleyecek kadar açıktır.
1. Cehalet ve Hukuksuzluk Arasında İnsan Onurunun Aşınması
İnsan onuru, kendiliğinden varlığını sürdüren doğal bir durum değil; bilgiyle korunup adaletle tahkim edilen bir değerdir. Cehalet, bu bağlamda yalnızca bilmemek anlamına gelmez; bilginin ahlâkî ve hukukî sorumluluk doğuracak şekilde kullanılmamasıdır. Kur’ân’ın tekrar tekrar yönelttiği “«أَفَلَا تَعْقِلُونَ» / ‘Aklınızı kullanmaz mısınız?’” hitabı, salt zihinsel faaliyete değil; adalet üreten bir akla çağrıdır. Aklın bu işlevini yitirdiği yerde bilgi, hikmete dönüşmez; hikmete dönüşmeyen bilgi ise güçle birleştiğinde zulüm üretir. Bu nedenle cehalet, yalnız eğitimsizlik değil; bilincin askıya alınmasıdır. Bilincin askıya alındığı toplumlarda insan, hak öznesi olmaktan çıkar; yönetilen, yönlendirilen ve ikame edilen bir varlığa indirgenir.
Hukuksuzluk ise bu sürecin kaçınılmaz tamamlayıcısıdır. Hukuk, adalet ilkesinden koparıldığında normatif bir koruma alanı olmaktan çıkar; meşruiyet üreten bir teknik hâline gelir. Kur’ân’ın “«إِذَا حَكَمْتُم بَيْنَ النَّاسِ أَن تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِ» / ‘İnsanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmedin’” (Nisâ, 4/58) buyruğu, hukuku salt bir düzenleme aracı değil; ahlâkî bir yükümlülük olarak konumlandırır. Adaletin çekildiği bir hukuk düzeninde kanunlar artar, fakat hakkaniyet azalır. İşte insan kalmanın vebali, tam da bu noktada başlar: Cehaleti mazur, hukuksuzluğu makul, adaletsizliği olağan gören her tutum, insan onurunun sessizce aşınmasına ortak olur. Bu ortaklık, bireysel bir kusur değil; toplumsal bir sorumluluktur.
2. Şeklin Kutsanması, İlkenin Terk Edilmesi: Modern Putlaşma Biçimleri
Tarihin hiçbir döneminde putlar bütünüyle ortadan kalkmamış; yalnızca biçim değiştirerek varlıklarını sürdürmüşlerdir. İlke merkezli bir inanç ve hukuk tasavvurunun zayıfladığı her zeminde, şekil, sembol ve güç, kutsallığın yerini almaya başlamıştır. Kur’ân’ın müşrik zihniyeti çözümlerken aktardığı “«مَا نَعْبُدُهُمْ إِلَّا لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللَّهِ زُلْفَىٰ» / ‘Onlara bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz’” (Zümer, 39/3) sözü, kutsalın araçsallaştırılmasının tarihsel sürekliliğine işaret eder. Buradaki problem, ibadet edilen nesnenin mahiyetinden ziyade, ilkenin devre dışı bırakılmasıdır. İlke kaybolduğunda kutsallık, insanı Allah’a değil; güce, makama ve otoriteye yaklaştıran bir vasıtaya dönüşür.
Bu bağlamda şekil dindarlığı, modern toplumlarda en güvenli ve en az maliyetli ilkesizlik biçimidir. Şekil, sorgulanmaz; sembol eleştiriden muaf tutulur; ritüel, ahlâkın önüne geçirilir. Oysa İslâm düşüncesinde ibadet, adalet üretmediği ve ahlâkı tahkim etmediği sürece maksadına ulaşmış sayılmaz. Kur’ân’ın “«كَبُرَ مَقْتًا عِندَ اللَّهِ أَن تَقُولُوا مَا لَا تَفْعَلُونَ» / ‘Yapmadığınız şeyi söylemeniz Allah katında büyük bir buğzdur’” (Saf, 61/3) ikazı, şekil ile ilke arasındaki kopuşun ilahî reddiyesidir. Şeklin ilkenin yerine geçtiği toplumlarda, din ıslah edici bir güç olmaktan çıkar; meşrulaştırıcı bir dile indirgenir.........
