İnsan Kalmanın Vebali
Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Güzel Sanatlar ve Tasarım Fen Hemşirelik İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat
Güzel Sanatlar ve Tasarım
İktisadi ve İdari Bilimler
"HAYATI: doğal bir OKUyuşla; PAYLAŞmak"
İnsan Kalmanın Vebali
Prof. Dr. Hadi SAĞLAM – İslâm Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
İnsanlık tarihi, teknik ilerleme ve kurumsal çoğalma üzerinden okunduğunda bir “ilerleme masalı” gibi görünür; ancak ahlâk ve adalet ekseninden okunduğunda, bu tarih esasen insan kalabilme mücadelesinin kesintili seyrini anlatır. Zira insan, biyolojik varlığını sürdürdüğü ölçüde değil; bilgiye sadakati, adalete bağlılığı ve sorumluluk bilinci nispetinde insan kalır. Kur’ân’ın insana dair yaptığı “«إِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا» / ‘Şüphesiz insan çok zalim ve çok cahildir’” (Ahzâb, 33/72) tespiti, bir hakaret değil; insanın ahlâkî zaaflara açık tabiatını ifşa eden ontolojik bir uyarıdır. Bu uyarı, insanın ancak ilke ile terbiye edildiğinde ve hukukla sınırlandığında kendisi olarak kalabileceğini hatırlatır.
Bu çerçevede insan kalmak, kendiliğinden gerçekleşen bir hâl değil; bedeli olan bilinçli bir duruştur. Cehalet burada yalnızca bilgi yoksunluğu değildir; bilginin ahlâktan koparılması, sorumluluktan arındırılmasıdır. Zulüm ise yalnızca haksızlık yapmak değil; haksızlığı olağan, kaçınılmaz ve hatta meşru görmeye başlamaktır. Kur’ân’ın “«وَلَا تَرْكَنُوا إِلَى الَّذِينَ ظَلَمُوا» / ‘Zulmedenlere meyletmeyin’” (Hûd, 11/113) ikazı, zulmün yalnız failini değil; ona yaslanan zihniyeti de sorumluluk alanına dâhil eder. Bu sebeple insan kalmanın vebali, sadece yapanlara değil; susarak alışanlara da yüklenir.
İnsanlık tarihindeki büyük kırılmaların hemen hepsinde ortak bir zemin vardır: ilkenin terk edilmesi ve şeklin kutsanması. Putlar bu yüzden yalnızca taştan ve topraktan ibaret değildir. Kur’ân’ın müşrik mantığına atıfla aktardığı “«مَا نَعْبُدُهُمْ إِلَّا لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللَّهِ زُلْفَىٰ» / ‘Onlara bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz’” (Zümer, 39/3) sözü, araçlaştırılmış kutsallığın her çağda yeniden üretilebildiğini gösterir. İlke kaybolduğunda, güç kutsanır; adalet askıya alındığında, çıkar norm hâline gelir. İşte insan kalmanın vebali, tam da bu noktada başlar: İlkesizliğin konforuna sığınmak mı, yoksa bedeli olsa da istikameti muhafaza etmek mi? Bu soru, her dönemde olduğu gibi bugün de insanlığın önünde durmaktadır.
İnsan kalmanın vebali, bu tercihin hukuk düzeni ve sosyal yapı üzerindeki sonuçlarında daha da görünür hâle gelir. Hukuk, ilke ile beslenmediğinde metinleşir; metinleştiğinde ise gücün dili olur. Kur’ân’ın “«إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالْإِحْسَانِ» / ‘Şüphesiz Allah adaleti ve ihsanı emreder’” (Nahl, 16/90) buyruğu, hukukun yalnızca düzen kuran değil; ahlâk inşa eden bir fonksiyona sahip olduğunu ortaya koyar. Adaletin ihsanla birlikte zikredilmesi, normun vicdanla tamamlanması gerektiğini gösterir. Aksi hâlde hukuk, hakikati koruyan bir çerçeve olmaktan çıkar; meşruiyet üreten bir araç hâline gelir. Bu dönüşüm, toplumun hukukla ilişkisini güven üzerinden değil; korku ve alışkanlık üzerinden kurar. Korkunun egemen olduğu yerde itaat artar; fakat insanlık azalır.
Bu bağlamda sosyal siyaset, teknik bir yönetim alanı değil; doğrudan ahlâkî bir sorumluluk alanıdır. Yetki, İslâm düşüncesinde bir imtiyaz değil; ağır bir emanettir. “«إِنَّا عَرَضْنَا الْأَمَانَةَ…» / ‘Biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk…’” (Ahzâb, 33/72) ayeti, yönetme sorumluluğunun ontolojik ağırlığını hatırlatır. Ehliyetin yerini sadakat, liyakatin yerini bağlılık aldığında; kamu düzeni adalet üretmez, itaat üretir. İtaat ise adaletin ikamesi değildir. Bu nedenle insan kalmanın vebali, yetkiyi kullanan kadar; yetkinin nasıl kullanıldığına kayıtsız kalanlara da aittir. Son tahlilde insan kalmak, ne retorik bir iddia ne de nostaljik bir temennidir. İnsan kalmak, bilirken susmamayı, görürken alışmamayı, yapabiliyorken ertelememeyi gerektiren bilinçli bir tercihtir. Kur’ân’ın “«وَقِفُوهُمْ إِنَّهُم مَّسْئُولُونَ» / ‘Onları durdurun; çünkü sorguya çekilecekler’” (Sâffât, 37/24) uyarısı, yalnız bireysel fiilleri değil; toplumsal tercihlerimizi de kapsar. Tercihlerimizin toplamı, kader diye adlandırdığımız sonucu üretir. Bu sebeple bugün sorulması gereken soru şudur: İmkân varken hangi ilkeyi tercih ettik? Cevap, insan kalıp kalmadığımızı belirleyecek kadar açıktır.
1. Cehalet ve Hukuksuzluk Arasında İnsan Onurunun Aşınması
İnsan onuru, kendiliğinden varlığını sürdüren doğal bir durum değil; bilgiyle korunup adaletle tahkim edilen bir değerdir. Cehalet, bu bağlamda yalnızca bilmemek anlamına gelmez; bilginin ahlâkî ve hukukî sorumluluk doğuracak şekilde kullanılmamasıdır. Kur’ân’ın tekrar tekrar yönelttiği “«أَفَلَا تَعْقِلُونَ» / ‘Aklınızı kullanmaz mısınız?’” hitabı, salt zihinsel faaliyete değil; adalet üreten bir akla çağrıdır. Aklın bu işlevini yitirdiği yerde bilgi, hikmete dönüşmez; hikmete dönüşmeyen bilgi ise güçle birleştiğinde zulüm üretir. Bu nedenle cehalet, yalnız eğitimsizlik değil; bilincin askıya alınmasıdır. Bilincin askıya alındığı toplumlarda insan, hak öznesi olmaktan çıkar; yönetilen, yönlendirilen ve ikame edilen bir varlığa indirgenir.
Hukuksuzluk ise bu sürecin kaçınılmaz tamamlayıcısıdır. Hukuk, adalet ilkesinden koparıldığında normatif bir koruma alanı olmaktan çıkar; meşruiyet üreten bir teknik hâline gelir. Kur’ân’ın “«إِذَا حَكَمْتُم بَيْنَ النَّاسِ أَن تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِ» / ‘İnsanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmedin’” (Nisâ, 4/58) buyruğu, hukuku salt bir düzenleme aracı değil; ahlâkî bir yükümlülük olarak konumlandırır. Adaletin çekildiği bir hukuk düzeninde kanunlar artar, fakat hakkaniyet azalır. İşte insan kalmanın vebali, tam da bu noktada başlar: Cehaleti mazur, hukuksuzluğu makul, adaletsizliği olağan gören her tutum, insan onurunun sessizce aşınmasına ortak olur. Bu ortaklık, bireysel bir kusur değil; toplumsal bir sorumluluktur.
2. Şeklin Kutsanması, İlkenin Terk Edilmesi: Modern Putlaşma Biçimleri
Tarihin hiçbir döneminde putlar bütünüyle ortadan kalkmamış; yalnızca biçim değiştirerek varlıklarını sürdürmüşlerdir. İlke merkezli bir inanç ve hukuk tasavvurunun zayıfladığı her zeminde, şekil, sembol ve güç, kutsallığın yerini almaya başlamıştır. Kur’ân’ın müşrik zihniyeti çözümlerken aktardığı “«مَا نَعْبُدُهُمْ إِلَّا لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللَّهِ زُلْفَىٰ» / ‘Onlara bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz’” (Zümer, 39/3) sözü, kutsalın araçsallaştırılmasının tarihsel sürekliliğine işaret eder. Buradaki problem, ibadet edilen nesnenin mahiyetinden ziyade, ilkenin devre dışı bırakılmasıdır. İlke kaybolduğunda kutsallık, insanı Allah’a değil; güce, makama ve otoriteye yaklaştıran bir vasıtaya dönüşür.
Bu bağlamda şekil dindarlığı, modern toplumlarda en güvenli ve en az maliyetli ilkesizlik biçimidir. Şekil, sorgulanmaz; sembol eleştiriden muaf tutulur; ritüel, ahlâkın önüne geçirilir. Oysa İslâm düşüncesinde ibadet, adalet üretmediği ve ahlâkı tahkim etmediği sürece maksadına ulaşmış sayılmaz. Kur’ân’ın “«كَبُرَ مَقْتًا عِندَ اللَّهِ أَن تَقُولُوا مَا لَا تَفْعَلُونَ» / ‘Yapmadığınız şeyi söylemeniz Allah katında büyük bir buğzdur’” (Saf, 61/3) ikazı, şekil ile ilke arasındaki kopuşun ilahî reddiyesidir. Şeklin ilkenin yerine geçtiği toplumlarda, din ıslah edici bir güç olmaktan çıkar; meşrulaştırıcı bir dile indirgenir. İşte bu noktada insan kalmanın vebali, inancı koruduğunu zannederken adaleti askıya alan zihniyetle yüzleşmeyi gerektirir. Çünkü ilkesiz kutsallık, insanı yüceltmez; onu itaat eden bir nesneye dönüştürür.
3. Mekke Tecrübesi: Bilinç İnşası Olmadan Hukuk ve İktidar Olmaz
İslâm’ın tarih sahnesine çıkışı, bir iktidar değişiminden önce bilinç inşası süreci olarak okunmalıdır. Mekke dönemi, hukukun ayrıntılı normlarla değil; tevhid, ahlâk ve insan onuru ekseninde tesis edildiği bir hazırlık safhasıdır. Kur’ân’ın “«إِنَّمَا أُمِرْتُ أَنْ أَعْبُدَ اللَّهَ وَلَا أُشْرِكَ بِهِ» / ‘Ben ancak Allah’a kulluk etmek ve O’na ortak koşmamakla emrolundum’” (Ra‘d, 13/36) beyanı, tevhidin yalnız metafizik bir ilke değil; toplumsal ve siyasal ilişkileri düzenleyen kurucu bir ilke olduğunu gösterir. Çünkü tevhid, insanın insan üzerinde mutlak tasarruf iddiasını reddeder. Bu reddiye olmadan hukuk, gücün; siyaset ise çıkarın emrine girer.
Mekke’de on üç yıl boyunca yapılan şey, şekil öğretmek değil; zihin ve vicdan inşa etmektir. İnsan, önce kime kul olduğunu, neye karşı sorumlu bulunduğunu ve hangi sınırları aşamayacağını öğrenmiştir. Kur’ân’ın “«لِتُقِيمُوا الْقِسْطَ» / ‘Adaleti ayakta tutasınız diye…’” (Hadîd, 57/25) ifadesi, vahyin nihai hedefinin adaleti ikame etmek olduğunu ortaya koyar. Ancak bu ikame, bilinç olmadan gerçekleşmez. Bilinç olmadan kurulan her hukuk düzeni, biçimsel bir adalet üretir; fakat hakkaniyet üretmez. İşte insan kalmanın vebali, tam da burada belirginleşir: Bilinci inşa etmeden iktidar kurmaya çalışan her girişim, insanı korumaz; onu sistemin nesnesi hâline getirir. Mekke tecrübesi, bu nedenle sadece tarihsel bir hatıra değil; her çağ için normatif bir uyarıdır.
4. Ehliyet, Emanet ve Sosyal Siyasetin Ahlâkî Zemini
Yetki, İslâm hukuk ve siyaset düşüncesinde bir hak değil; ağır bir emanet olarak tanımlanır. Kur’ân’ın “«إِنَّا عَرَضْنَا الْأَمَانَةَ…» / ‘Biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk…’” (Ahzâb, 33/72) beyanı, yönetme ve karar verme kudretinin ontolojik ağırlığını ortaya koyar. Emanet, ancak ehliyet ile taşınabilir; ehliyetin yerini sadakat, liyakatin yerini bağlılık aldığında ise yetki, kamusal bir sorumluluk olmaktan çıkar, özel bir imtiyaza dönüşür. Bu dönüşüm, sosyal siyasetin ahlâkî zeminini çökertir; kamu yararı yerini çıkar dengelerine, adalet yerini itaat üretimine bırakır.
Sosyal siyaset bu nedenle teknik bir idare sanatı değil; ahlâkî bir yükümlülük alanıdır. Kur’ân’ın “«إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُكُمْ أَن تُؤَدُّوا الْأَمَانَاتِ إِلَىٰ أَهْلِهَا» / ‘Allah size emanetleri ehline vermenizi emreder’” (Nisâ, 4/58) buyruğu, yetkinin dağıtımında ehliyet ilkesini anayasal bir norm hâline getirir. Emanetin ehline verilmediği toplumlarda hukuk, düzen kurar gibi görünür; fakat adalet üretmez. Zira adalet, yalnızca kuralların varlığıyla değil; kuralları uygulayanların ahlâkıyla ayakta durur. İşte insan kalmanın vebali, burada derinleşir: Yetkiyi ehil olmayan ellere teslim edenler kadar, bu teslimi olağanlaştıran ve sorgulamayan zihinler de vebalin ortağı hâline gelir. Sosyal siyaset, ancak emanet bilinci ve ehliyet ilkesiyle yürütüldüğünde, insanı koruyan bir düzene dönüşebilir; aksi hâlde insan, düzenin tüketilen unsuru olur.
5. Adaletin İktisadı, Ribanın Toplumsal Tahribi: Onurun Sessiz Erozyonu
İktisat, değerlerden bağımsız bir teknik alan değildir; her iktisadî tercih, kaçınılmaz olarak bir insan tasavvurunu yansıtır. İnsanı yalnızca tüketen, rekabet eden ve kazanç maksimizasyonu peşinde koşan bir varlık olarak gören anlayışlar, adaleti tali bir hedefe indirger. Kur’ân’ın “«وَأَحَلَّ اللَّهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبَا» / ‘Allah alışverişi helâl, ribayı haram kılmıştır’” (Bakara, 2/275) hükmü, salt bir muamele yasağı değil; iktisadî ahlâkın kurucu ilkesidir. Bu ilke, emeğin korunmasını, riskin paylaşılmasını ve kazancın toplumsal dengeyi bozmayacak biçimde dolaşımını esas alır. Riba ise bu dengeyi bozan, emeği görünmez kılan ve serveti belirli ellerde yoğunlaştıran yapısal bir adaletsizliktir.
Ribanın tahribatı çoğu zaman ani ve gürültülü değildir; sessiz, yaygın ve kalıcıdır. Önce emek değersizleşir, ardından üretim ahlâkı çözülür, nihayetinde insan onurundan taviz vermeye zorlanır. Kur’ân’ın “«فَأْذَنُوا بِحَرْبٍ مِّنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ» / ‘Allah ve Resûlü tarafından açılmış bir savaşı bilin’” (Bakara, 2/279) tehdidi, ribanın bireysel bir günah olmaktan öte, kamu düzenini hedef alan bir yapı olduğunu açıkça ortaya koyar. Bu nedenle riba, sadece iktisadî bir tercih değil; insan kalmanın vebaliyle doğrudan ilişkili ahlâkî ve hukukî bir meseledir.
Adaletin iktisadî zeminden çekildiği toplumlarda kuraklık, yalnız toprakta değil; vicdanlarda baş gösterir. Servet dolaşımı daralır, fırsatlar tekelleşir, yoksulluk “kaçınılmaz kader” söylemiyle meşrulaştırılır. Oysa Kur’ân’ın “«كَيْ لَا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْأَغْنِيَاءِ مِنكُمْ» / ‘Servet yalnızca zenginler arasında dolaşan bir güç olmasın diye…’” (Haşr, 59/7) buyruğu, iktisadî düzenin nihai hedefini toplumsal denge ve onur olarak belirler. Bu ilkenin ihlali, sadece fakiri değil; bütün toplumu insanlıktan uzaklaştırır. İşte insan kalmanın vebali, tam da burada ağırlaşır: Adaletsiz bir iktisadî yapıyı sürdürmek, insan onurunun sessiz erozyonuna ortak olmaktır.
6. Suskunluğun Normalleşmesi: Alışkanlık Hâline Gelen Zulüm
Zulüm, çoğu zaman açık bir şiddetle değil; sessizlikle yerleşir. İlk aşamada itiraz edilen haksızlıklar, zamanla alışılan; daha sonra ise olağanlaştırılan pratiklere dönüşür. Bu dönüşüm, bireysel ahlâkın toplumsal bir körlüğe evrilmesidir. Kur’ân’ın “«وَلَا تَرْكَنُوا إِلَى الَّذِينَ ظَلَمُوا» / ‘Zulmedenlere meyletmeyin’” (Hûd, 11/113) uyarısı, zulmün yalnızca failini değil; ona yaslanan, onu normalleştiren ve ona sessiz kalan tutumları da sorumluluk alanına dâhil eder. Zira zulüm, destek buldukça değil; itiraz kayboldukça kök salar.
Alışma, zulmün en tehlikeli biçimidir. Çünkü alışılan şey artık sorgulanmaz; sorgulanmayan şey ise hakikat statüsüne yükselir. Bu noktada adaletsizlik, bir problem olmaktan çıkar; yönetilen bir gerçekliğe dönüşür. Hukuk da bu gerçekliği sınırlayan bir norm olmaktan çıkıp, onu idare eden bir mekanizma hâline gelir. Oysa hukuk, adaletsizliği yönetmek için değil; ortadan kaldırmak için vardır. Kur’ân’ın “«قُلْ أَمَرَ رَبِّي بِالْقِسْطِ» / ‘De ki: Rabbim adaleti emretti’” (A‘râf, 7/29) buyruğu, adaletin ertelenebilir bir hedef değil; sürekli bir yükümlülük olduğunu ortaya koyar.
Bu bağlamda insan kalmanın vebali, suskunluğun masumiyetini reddetmeyi gerektirir. Zira suskunluk, tarafsızlık değildir; örtük bir tercihtir. Hz. Peygamber’in “«مَنْ رَأَىٰ مِنْكُمْ مُنكَرًا…» / ‘Sizden kim bir kötülük görürse…’” hadisi, sorumluluğu güce değil; bilince bağlar. Gücü yetmeyenin diliyle, dili yetmeyenin kalbiyle tavır alması beklenir. Kalbin susması ise yalnızca korkunun değil; insanlığın geri çekilişinin işaretidir. İşte bu nedenle zulmün yayılması, çoğu zaman zalimlerin cesaretinden değil; iyi insanların suskunluğundan beslenir. Bu suskunluk, vebalin toplumsallaştığı andır.
7. İlke, İstikamet ve Hesap Bilinci: İnsan Kalmanın Nihai Yükümlülüğü
Toplumların kalıcılığı, sahip oldukları güçle değil; ilke sadakati ve istikamet bilinci ile ölçülür. İlke, yalnızca iyi zamanların süsü değil; zor zamanların mihenk taşıdır. Kur’ân’ın “«فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ» / ‘Emrolunduğun gibi dosdoğru ol’” (Hûd, 11/112) buyruğu, başarıya değil; sadakate, sonuca değil; istikrara çağrıdır. İstikamet, konjonktüre göre ayarlanan bir yön değil; hakikate göre korunan bir duruştur. İlkesini koruyamayan toplumlar, kısa vadede ayakta kalabilir; fakat uzun vadede kendisi olmaktan vazgeçer.
Bu noktada hesap bilinci, insan kalmanın ayrılmaz bir parçasıdır. Kur’ân’ın “«وَقِفُوهُمْ إِنَّهُم مَّسْئُولُونَ» / ‘Onları durdurun; çünkü sorguya çekilecekler’” (Sâffât, 37/24) uyarısı, bireysel fiillerle sınırlı değildir; toplumsal tercihlerimizi, kurumsal alışkanlıklarımızı ve kolektif suskunluklarımızı da kapsar. Zira tercihlerimizin toplamı, kader diye adlandırdığımız sonucu üretir. İlkenin terk edildiği her tercih, hesabı ağırlaştırır; istikametin korunduğu her duruş, vebali hafifletir.
Hülâsa, insan kalmak bir ayrıcalık değil; emanet bilinciyle taşınan ağır bir sorumluluktur. Bu sorumluluk; bilirken susmamayı, görürken alışmamayı, yapabiliyorken ertelememeyi gerektirir. İlke, bedeli olduğunda anlam kazanır; bedeli ödemekten kaçınıldığında ise yerini mazeretlere bırakır. Mazeretlerin çoğaldığı yerde insanlık küçülür. Bugün sorulması gereken soru açıktır: İmkân varken hangi ilkeyi tercih ettik? Bu soruya verilen cevap, yalnız bugünü değil; yarının insanlık terazisini de belirleyecektir. Prof. Dr. Hadi SAĞLAM – İslâm Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
Robotik Cerrahiden Sonra ROBOT CERRAHLAR
Yorum Yap Cevabı İptal Et
Bir dahaki sefere yorum yapmam için adımı, e-postamı ve web sitemi bu tarayıcıya kaydedin.
Δdocument.getElementById( "ak_js_1" ).setAttribute( "value", ( new Date() ).getTime() );
Sosyal Medya Fenomeni Kübra Karaaslan’ın Vefatı Üzerine: Bir...
Kuraklık: Sadece Bir Doğa Krizi mi, Yoksa Ahlaki...
Suyun Dini, Sosyal ve Kültürel Hayatımızdaki Yeri
Dinin Bedenlerden Hicreti
Zihinlerin Zinciri: Düşüncenin Hapsi
Kȃşgarlı Mahmud’un Büyük Ülküsünü Yeniden Okumak
Dinin Tek Emri: Emrolunduğun Gibi Dosdoğru Olmak
Sorumluluğun Kurumsallaşması
Toplam Ziyaretçi (Tekil Kişi): 2.064.909
Sosyal Medya Fenomeni Kübra Karaaslan’ın Vefatı Üzerine: Bir Acı, Bir Soru, Bir Hakikat için Prof.Dr. Muammer Cengil
Sosyal Medya Fenomeni Kübra Karaaslan’ın Vefatı Üzerine: Bir Acı, Bir Soru, Bir Hakikat için Prof.Dr. Muammer Cengil
Sosyal Medya Fenomeni Kübra Karaaslan’ın Vefatı Üzerine: Bir Acı, Bir Soru, Bir Hakikat için Prof.Dr. Muammer Cengil
Sosyal Medya Fenomeni Kübra Karaaslan’ın Vefatı Üzerine: Bir Acı, Bir Soru, Bir Hakikat için Prof.Dr. Muammer Cengil
Sosyal Medya Fenomeni Kübra Karaaslan’ın Vefatı Üzerine: Bir Acı, Bir Soru, Bir Hakikat için Prof.Dr. Muammer Cengil
Sosyal Medya Fenomeni Kübra Karaaslan’ın Vefatı Üzerine: Bir Acı, Bir Soru, Bir Hakikat için Erol Kavuncu
Sosyal Medya Fenomeni Kübra Karaaslan’ın Vefatı Üzerine: Bir Acı, Bir Soru, Bir Hakikat için Cahide Demir
Sosyal Medya Fenomeni Kübra Karaaslan’ın Vefatı Üzerine: Bir Acı, Bir Soru, Bir Hakikat için Ayşegül Fındık
Sosyal Medya Fenomeni Kübra Karaaslan’ın Vefatı Üzerine: Bir Acı, Bir Soru, Bir Hakikat için FATMA NUR ŞENOL
Sosyal Medya Fenomeni Kübra Karaaslan’ın Vefatı Üzerine: Bir Acı, Bir Soru, Bir Hakikat için Elçim Gülez nakci
Ayın Konusu: 2023 Seçim Değerlendirmesi (12)
Ayın Konusu: 2024 Yerel Yönetim Seçim Sonuçlarının Değerlendirilmesi (13)
Ayın Konusu: Acil Durumlara Hazırlıklı mıyız? (11)
Ayın Konusu: Adaletin Üstünlüğü (25)
Ayın Konusu: Ahlak, Adalet ve Bilim İlişkisi (14)
Ayın Konusu: Akademik Kültürde Kaybedilen Değerler (15)
Ayın Konusu: Akademik Yayınlarda Hakemlik (13)
Ayın Konusu: Akademisyenden Üniversite Öğrencilerine Tavsiyeler (22)
Ayın Konusu: Akademisyenlerde Motivasyon Eksikliği (15)
Ayın Konusu: Akademisyenlerin 2023 Seçimine Bakışı (11)
Ayın Konusu: Anayasa Değişikliği (8)
Ayın Konusu: Asistan Eğitimi; Sorunlar – Çözümler (19)
Ayın Konusu: Bilim-Din İlişkisi (18)
Ayın Konusu: Bilim-Siyaset İlişkisi (16)
Ayın Konusu: Bilim, Din, Sanat Dili: Türkçe (13)
Ayın Konusu: Bilinç oluşturmak \ Algı yönetmek (11)
Ayın Konusu: Bir Temel Sorun Olarak: AHLAK (22)
Ayın Konusu: Bir Temel Sorun Olarak: EŞİTLİK ANLAYIŞIMIZ (16)
Ayın Konusu: Bir Temel Sorun Olarak: YALAN (20)
Ayın Konusu: Cezasızlık Algısı (12)
Ayın Konusu: Covid-19 Pandemisinin İnsanlığa Mesajları (32)
Ayın Konusu: Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi (12)
Ayın Konusu: Cumhuriyet ve Demokrasi (17)
Ayın Konusu: Doğrudan Demokrasi (12)
Ayın Konusu: Dünyadaki Siyasi Süreçler ve Türkiye (7)
Ayın Konusu: Enflasyon: Nedenleri ve Çözüm Önerileri (9)
Ayın Konusu: Fikri; Üretme Hakkı ve İfade Hürriyeti (29)
Ayın Konusu: Gelir Dağılımı (14)
Ayın Konusu: Haksız Kazanç (12)
Ayın Konusu: Hegemonya (11)
Ayın Konusu: İklim Değişikliği (11)
Ayın Konusu: İnsanın Çoğaltma ve Biriktirme Tutkusu (17)
Ayın Konusu: İstişare (25)
Ayın Konusu: Kumar – Bahis (9)
Ayın Konusu: Kuraklık: Türkiye’nin Su Yönetiminde Acil Ne Yapılmalı? (11)
Ayın Konusu: Liyakat (36)
Ayın Konusu: Milli Güvenlik Sorunlarımız (5)
Ayın Konusu: Milli Güvenlik Sorunu Olarak: "Geleneksel Din Anlayışı" (7)
Ayın Konusu: Milli Güvenlik Sorunu Olarak: “Liyakatli İnsan Yetiştirme” (23)
Ayın Konusu: Milli Güvenlik Sorunu Olarak: “Nüfus Artış Hızı” (5)
Ayın Konusu: Nasıl Bir Akademisyen? (17)
Ayın Konusu: Nasıl Bir Anayasa? (12)
Ayın Konusu: Nasıl Bir Belediye Başkanı? (15)
Ayın Konusu: Nasıl Bir Eğitim Sistemi? (19)
Ayın Konusu: Nasıl Bir Üniversite? (41)
Ayın Konusu: NATO (5)
Ayın Konusu: Nisâ Suresi 75. Ayet ve Müslümanlar (9)
Ayın Konusu: Oku’mak-Yaz’mak: Nasıl Anlamalı? (12)
Ayın Konusu: On Emir ve Yahudiler (8)
Ayın Konusu: Sağlık Sistemimizin Değerlendirilmesi (12)
Ayın Konusu: Siyasal Süreçler ve Tövbe (6)
Ayın Konusu: Sosyal Medya (13)
Ayın Konusu: Toplumsal Barışın Tesisi! Ama Nasıl? (18)
Ayın Konusu: Türkiye Cumhuriyeti'nin 100. Yılı (24)
Ayın Konusu: Türkiye ve Bilim (12)
Ayın Konusu: Türkiye'de "Planlama Sistemi": Sorunlar ve Çözüm Önerileri (13)
Ayın Konusu: Türkiye'nin "'İran Siyaset'i" Ne Olmalı? (7)
Ayın Konusu: Türkiye'nin En Temel Sorunu ve Çözüm Önerileri (16)
Ayın Konusu: Üniversitelerimizde İnterdisipliner Çalışma Kültürü (12)
Ayın Konusu: Uyuşturucu Sorunu (14)
Ayın Konusu: Yapay Zeka (13)
Ayın Konusu: Yazarların Gözünden Akademik Akıl Platformu (11)
Ayın Konusu: Yeni Doçentlik Başvuru Şartları (11)
Ayın Konusu: Yenidoğan (Hastane) Çetesi ile İlgili Değerlendirmeler (11)
Güzel Sanatlar ve Tasarım (26)
İktisadi ve İdari Bilimler (150)
İnsan ve Toplum Bilimleri (12)
Sağlık Bilimleri (50)
Sosyal Medya Hesaplarımız
Bilgi paylaştıkça artar, fikir paylaştıkça gelişir.
Bakkaldan Sonra Sağlık Ocağı Nisan 1, 2026
Bakkaldan Sonra Sağlık Ocağı
Sağlıkta Şeffaflık ve Hesap Verebilirlik… Nisan 1, 2026
Sağlıkta Şeffaflık ve Hesap Verebilirlik…
Üniversitenin Geleceği: İsimlerden Çok Usulün Meselesi Mart 31, 2026
Üniversitenin Geleceği: İsimlerden Çok Usulün Meselesi
Sosyal Medya Fenomeni Kübra Karaaslan’ın Vefatı Üzerine: Bir Acı, Bir Soru, Bir Hakikat Mart 31, 2026
Sosyal Medya Fenomeni Kübra Karaaslan’ın Vefatı Üzerine: Bir Acı, Bir Soru, Bir Hakikat
Yazar olarak giriş yapın
Çıkış yapana kadar beni içerde tut.
@2024 - Akademik Akıl Tüm Hakları Saklıdır. Sitede yer alan makaleler kaynak gösterilmeden paylaşılamaz.
Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Güzel Sanatlar ve Tasarım Fen Hemşirelik İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat
Güzel Sanatlar ve Tasarım
İktisadi ve İdari Bilimler
Bu websitesi kullanıcı deneyimini iyileştirmek için arkaplan datalarını anonim olarak tutmaktadır. Kabul etmek için yandaki butona tıklayabilirsiniz. Kabul Et KVKK Aydınlatma Metni
