Üniversitelerde Thucydides Tuzağı
Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat
Güzel Sanatlar ve Tasarım
İktisadi ve İdari Bilimler
İnsan ve Toplum Bilimleri
"HAYATI: doğal bir OKUyuşla; PAYLAŞmak"
Üniversitelerde Thucydides Tuzağı
Akademik Alan, Güç Geçişleri ve Bilimsel Kalite Üzerine Bir Değerlendirme
Sparta’dan Fakülte Toplantısına
“Üniversitelerde bazen aynı kıtayı tekrar tekrar okumak zorunda kalırsınız.”
MÖ 431’de Thukydides, Atina ile Sparta arasındaki savaşı anlatırken tarih yazımının en etkili cümlelerinden birini kurdu: “Atina’nın yükselişi ve bunun Sparta’da yarattığı korku savaşı kaçınılmaz kıldı.” Sade bir gözlem gibi görünür. Ancak öylesine güçlüdür ki sonraki 2500 yıl boyunca siyaset kuramcıları dönüp dolaşıp ona geri döndüler. Graham Allison bu düşünceyi yeniden gündeme taşıdı ve son beş yüz yıldaki büyük güç geçişlerini inceleyerek bunların önemli bir bölümünün çatışmayla sonuçlandığını gösterdi.¹ Böylece kavram yeni bir ad kazandı: Thucydides Tuzağı.
Bu tuzağın merkezinde çoğu zaman saldırganlıktan çok korku vardır. Yükselen güç daha fazla etki alanı isterken, yerleşik güç konumunu kaybetme endişesi taşır. Karşılıklı güvensizlik derinleştikçe küçük gerilimler büyür; sıradan görünen gelişmeler stratejik tehdit olarak algılanmaya başlar. Çatışmayı besleyen şey çoğu zaman yalnızca güç arzusu değil; yanlış hesaplamalar, karşılıklı güvensizlik ve güvenlik ikileminin yarattığı çıkmazlardır.
Peki ya bu dinamik devletlerarası arenadan akademik koridorlara taşındığında nasıl görünür? İlk bakışta benzerlik kurmak tuhaf gelebilir. Sonuçta burada savaşlar değil seminerler, cepheler değil birim toplantıları vardır. Yine de insan ilişkilerinin bazı temel dinamikleri şaşırtıcı biçimde tanıdıktır: yükselişler, kaygılar, statü mücadeleleri ve değişime karşı geliştirilen savunma refleksleri.
Bu yazı tam da bu ihtimali tartışmaktadır. Thukydides’in betimlediği gerilimler, farklı bir biçimde de olsa üniversite duvarları arasında yankı buluyor olabilir mi? Ve daha önemlisi, üniversite bilgiyi koruyan bir kale mi olmalıdır; yoksa yeni bilgilerin filizlenmesine, karşılaşmasına ve dönüşmesine imkân veren yaşayan bir ekosistem mi?
Bir notla başlamakta yarar var. Bu çalışma ampirik bir araştırma değil; kavramsal bir düşünme denemesidir. “Thucydides Tuzağı”, üniversiteleri açıklayan bir kuram olarak değil, bazı dinamikleri görünür kılmaya yardımcı olan bir düşünce merceği olarak kullanılmaktadır.² Her benzetme gibi bunun da sınırları vardır. Devletler ile üniversiteler aynı şey değildir; ancak bazen birbirinden oldukça farklı dünyalar, benzer gerilimleri anlamamıza yardımcı olabilir.
Akademide İktidar Görünmezdir — Ama Etkilidir
Üniversitede güç nadiren açık biçimde sergilenir. Kimse bir sabah ofisine girip “bugün rakibimi tasfiye edeceğim” demez. Güç çok daha zarif biçimlerde işler: hangi alanın ya da araştırmanın önemli sayılacağında, hangi adayın uygun bulunacağında ve hangi soruların araştırmaya değer görüleceğinde.
Pierre Bourdieu’nun dikkat çektiği gibi akademik dünya, egemenlik mücadelelerinin yaşandığı bir alandır; ancak bu mücadeleler çoğu zaman son derece kibar bir dil eşliğinde yürütülür.³ Üniversite yalnızca bilginin üretildiği bir yer değildir; aynı zamanda yayınların, unvanların, proje fonlarının, jüri üyeliklerinin ve akademik ağların değer kazandığı bir rekabet alanıdır. Bu ortamda yerleşik tercihlerin ya da çoğunluğun düşüncelerinin evrensel ölçütler gibi sunulması mümkündür: “Bilimsel yeterlik” denir; fakat bazen kastedilen şey “bizim gibi düşünmek” olabilir. Kadro seçimleri, tez jürileri ve yayın değerlendirmeleri görünürde nötr süreçlerdir; ancak belirli koşullarda mevcut dengeleri yeniden üreten mekanizmalara dönüşebilir.
Michel Foucault aynı olguya farklı bir pencereden bakar. Neyi meşru bilgi olarak kabul edeceğimize karar vermek aynı zamanda bir güç ilişkisidir.⁴ Alternatifleri dışlama bazen açık biçimde gerçekleşir; çoğu zaman ise çok daha incelikli yollar izler: görmezden gelme, gündeme almama ya da “İlginç ama…” diye başlayan değerlendirmeler. Thomas Kuhn’un işaret ettiği gibi bilimsel yenilikler çoğu zaman merkezin değil marjın içinden doğar.⁵ O marjı susturmak yalnızca farklı sesleri değil, gelecekteki olası yenilikleri de susturmak anlamına gelebilir.
Kurumsal düzeyde ise başka bir dinamik devreye girer. DiMaggio ve Powell’ın gösterdiği gibi örgütler zamanla birbirlerine benzemeye eğilim gösterir.⁶ Becher ve Trowler’ın ortaya koyduğu gibi disiplinler de kendi kültürlerini ve dışlama mekanizmalarını üretir.⁷ Sonuçta farklı tarihlere sahip üniversiteler giderek benzer ölçütleri benimseyebilir, benzer refleksler geliştirebilir ve hatta benzer hataları tekrarlayabilir. Demir kafes çoğu zaman görünmezdir; fakat etkileri gerçektir.
Kimin Yükselişi, Kimin Korkusu?
Üniversitelerde yaşanan birçok gerilim doğrudan bilimsel fikir ayrılıklarından değil, güç merkezlerinin yer değiştirmesinden kaynaklanır. Yeni kuşakların yükselişi, yeni araştırma alanlarının görünürlük kazanması ve akademik etki alanlarının yeniden dağılımı sessiz ama güçlü dalgalanmalar yaratır. Hangi araştırma fonlanır? Hangi öğrenci hangi danışmanla çalışır? Hangi alan öncelikli hâle gelir? Kimin laboratuvarı büyür? İlk bakışta teknik görünen bu soruların arkasında çoğu zaman statü, etki ve kaynak paylaşımına ilişkin daha derin gerilimler bulunur.
Yükselen güç yeni bir paradigma, disiplinlerarası bir alan, güçlü akademik ağlar ya da uluslararası görünürlüğü yüksek bir akademisyen biçiminde ortaya çıkabilir. Yapay zekâ, veri bilimi ve dijitalleşme gibi alanların yükselişi bu dönüşümün güncel örnekleridir. Yükselen alan yalnızca bilimsel görünürlükle yetinmez; aynı zamanda bütçe, kadro, araştırma altyapısı ve yönetsel etki de istemeye başlar. Yerleşik yapı ise bunu zaman zaman yalnızca bir değişim değil, bir konum kaybı ihtimali olarak algılar. Thukydides’in tarif ettiği korku tam da burada hatırlanabilir.
Ancak yükselen aktörlerin her zaman yeniliği ve açıklığı temsil ettiği varsayılmamalıdır. Akademik tarihte birçok yenilik hareketi zamanla kendi ortodoksisini üretmiş, başlangıçta eleştirdiği dışlama mekanizmalarını yeniden kurmuştur. Bu nedenle sorun yalnızca yerleşik yapıların direnci değil; gücün hangi aktörün elinde olursa olsun eleştiriye kapanabilmesidir.
Çatışma henüz başlamamıştır; fakat taraflar birbirlerini farklı gözlerle okumaya başlamıştır.
Kadro Süreçlerinde İktidar: Kim Seçiyor?
Akademik kadro süreçleri kâğıt üzerinde oldukça nettir: ihtiyaç belirlenir, ilan açılır, başvurular değerlendirilir ve en uygun aday seçilir. Kuram böyledir. Fakat uygulamaya yaklaştığımızda başka bir soru belirir: kim seçiyor ve hangi ölçütlere göre?
Akademik içsoyluluk ve sosyal kapanma üzerine yapılan çalışmalar, kadro süreçlerinin tamamen teknik mekanizmalar olmadığını göstermektedir.⁸ Bu durum her zaman kötü niyetin sonucu değildir; çoğu zaman kurumların kendilerini koruma eğiliminden beslenen yapısal bir dinamiğin yansımasıdır.⁹ Böyle dönemlerde “en iyi aday” ölçütü zaman zaman fark edilmeden “bize en uygun aday” ölçütüne yaklaşabilir.
Birim içi kutuplaşmalar derinleşir, akademik enerji üretime değil pozisyon almaya yönelir. Bazı araştırmacılar kurumu terk eder. Bazıları ise kalır ama sesini giderek daha az duyurur.
Sparta kazanmamıştır; ama........
