menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İçimizdeki Aslanı Kim, Nasıl Öldürüyor?

20 0
14.10.2026

{vendor_count} satıcılarını yönetin

Bu amaçlar hakkında daha fazla bilgi edinin

Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tarih Tıp Turizm Veteriner Ziraat

Güzel Sanatlar ve Tasarım

İktisadi ve İdari Bilimler

İnsan ve Toplum Bilimleri

Fikri görünür kılan kalem; kalemi anlamlı kılan istikrardır.

İçimizdeki Aslanı Kim, Nasıl Öldürüyor?

Geçenlerde bizim köyden Hüseyin Akkaya amcamızın WhatsApp grubumuzda paylaştığı bir hikâye dikkatimi çekti.

Fakir Baykurt’a atfedilen bir hikâye… Bir anne, bir çocuk, bir bardak sıcak çay ve yıllar sonra hatırlanan bir öğüt üzerine…

Anlatıya göre küçük Fakir, annesiyle birlikte bir köy kahvesine gider. Annesinden çay ister. Çay gelir ama sıcaktır. Çocuk aceleyle içmeye kalkışınca ağzı yanar. Can havliyle bardağı elinden bırakır.

Muhtemelen hepimizin gözünün önüne benzer bir sahne gelmiştir. Kırılan bir bardak, dökülen bir çay, kızan bir anne…

Ama hikâyedeki anne kızmaz. Çocuğu azarlamaz. Yeni bir çay söyler. Çocuk bu kez dikkatli davranır, çayını üfleyerek, küçük yudumlarla içer.

Yıllar geçer. Fakir Baykurt öğretmen olur. Bir gün annesi onun dersine girer. Oğlunun öğrencilerine kızdığını, sesini yükselttiğini görür. Dersin ardından ona çocukluğundaki çay olayını hatırlatır.

Ve anlatıya göre şunu söyler:

“Sana kızsaydım içindeki aslan küserdi. Dövseydim o aslan ölürdü.”

Ardından öğrencilerinin içindeki aslanı da öldürmemesini öğütler.

Bu hikâyenin gerçekten yaşanıp yaşanmadığını, Baykurt’un hangi eserinde anlatıldığını araştırdım ama teyit edemedim. Yine de üzerinde durmaya ve düşünmeye değer buldum.

Acaba bir yanlışı düzeltmeye çalışırken biz de hata yapıyor olabilir miyiz?

HATA MI, ÖĞRENME FIRSATI MI?

İnal Cem Aşkun Hocam yıllar önce şuna benzer bir benzetmede bulunmuştu:

“Genç akademisyenler zücaciyeciye girmiş fil gibi…”

Sanırım biraz ben de öyleydim gençlik yıllarımı hatırladığımda…

Hata arar, bulur, eleştirir, kızar, düzeltilmesini isterdim. Kim olursa olsun, hangi durumda bulunursa bulunsun, herkesin istisnasız olarak kurallara dört dörtlük uyması gerektiğinden o kadar emindim ki…

Bu arada hangi camların kırıldığından, hangi bardakların devrildiğinden, belki de ortalığın nasıl birbirine girdiğinden pek de haberdar değildim.

İnsan zamanla bazı şeyleri daha iyi anlıyor sanıyorum.

Sınıfta yanlış cevap veren, soruyu anlayamayan, iki kelime lafı doğru dürüst yazamayan, ödevini eksik yapan, gününde teslim edemeyen, sonuçta da beklenen başarıyı gösteremeyen pek çok öğrencimiz oldu ve olmaya devam ediyor.

Peki biz ne yapıyoruz?

Yanlışını mı gösteriyoruz, yoksa yanlış yaptığı için kendisini de yanlış hissetmesine mi neden oluyoruz?

İkisi arasındaki farkı anlamak, eğer size öğretilmediyse, biraz zaman alıyor sanıyorum.

“Sen hâlâ bunu öğrenemedin mi?” demek başka…

“Evladım, bu doğru cevap değil, hadi bir daha düşünelim” demek başka…

Birincisi insanı yargılıyor, ikincisi hatayı gösterirken insanı da gözetiyor.

Eğitim psikolojisinde “öz yeterlilik” olarak adlandırılan bir kavram var. Albert Bandura’nın çalışmalarında önemli yer tutan bu kavram, kişinin bir işi başarabileceğine ilişkin inancını anlatıyor.

Bu inanç yalnızca başarılarımızla oluşmuyor. Yaşadığımız deneyimler, çevremizden aldığımız tepkiler, bize söylenen sözler de etkili oluyor.

Öğrenci yanlış yaptığında öğretmeninin yüzüne bakıyor. Çocuk bir şeyi beceremediğinde annesinin, babasının tepkisini anlamaya çalışıyor.

Bazen o bakışta, o ses tonunda, tek bir cümlede kendisiyle ilgili bir anlam buluyor.

“Ben bunu öğrenebilirim.”

“Ben zaten beceremiyorum.”

Elbette bir insanın özgüveni tek bir sözle kurulup yıkılmaz. Ama tekrar eden eleştirilerin, aşağılanmanın, alay edilmenin insanın öğrenme isteğini ve kendine bakışını olumsuz etkileyebileceğini biliyoruz.

“Aptal”, “salak”, “beceriksiz”, “işe yaramaz” gibi sözlerle etiketlendiğinde…

Hani kılıç yarası için söylenir ya: Yara iyileşir ama izi kalır.

Sözler de bazen böyledir.

İnsan yaptığı yanlışı unutabilir ama kendisine yakıştırılan bir sıfatı yıllarca unutamayabilir.

ÇOCUĞA MI KIZIYORUZ, YAPTIĞINA MI?

Bir ebeveyn olarak da hikâyenin üzerinde düşünmek gerekiyor.

Çocuk suyu döküyor, oyuncağını kırıyor, bir şeyi unutuyor, sözümüzü dinlemiyor, bazen de bile bile yanlış yapıyor.

Yoruluyoruz. Sabırsızlanıyoruz. Sesimiz yükseliyor.

Üstelik çoğu zaman bunu onun iyiliği için yaptığımızı düşünüyoruz.

“Doğruyu yanlışı bilsin.”

Niyetimiz bu olabilir. Ama acaba karşımızdaki çocuk bizim niyetimizi mi duyuyor, yoksa sesimizin tonunu mu?

İletişimde yalnızca ne söylediğimiz değil, nasıl söylediğimiz de önem taşıyor.

“Dikkat et, çay sıcak” cümlesiyle “Beceriksiz, onu da mı döktün?” cümlesi aynı şeyi........

© Akademik Akıl