Su İle Toprağın Serenadı
Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Güzel Sanatlar ve Tasarım Fen Hemşirelik İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat
Güzel Sanatlar ve Tasarım
İktisadi ve İdari Bilimler
"HAYATI: doğal bir OKUyuşla; PAYLAŞmak"
Su İle Toprağın Serenadı
Su ile toprak ezelden yazılıydılar birbirlerine, kavuşmayı murat ettiler var olalı beri, birbirlerine karışmayı hayal ettiler. Gök kubbe şahitti, yıldızlar şahitti bu sevdaya. Çünkü ancak onlar buluşursa yeryüzü hayat bulur, cümle âlem cana gelirdi. Ama kavuşmak o kadar da kolay değildi her daim. Araya maniler girerdi zaman zaman.
Toprak kahır bağlardı hasret kaldığında suya. Bağrı şerha şerha yarılır, kururdu. Canı çekilirdi. Boynunu büker, mahzun gözlerle, “sen yoksan ben de yokum” diye inlerdi suya. Su da “ben de öyle, ben de öyle” diye kesik kesik cevap yetiştirirdi. “Benim de kanat takıp uçmam, ak köpüklerle çağlamam, kıvrım kıvrım yol almam, kol budak salmam ve seslerin en güzeli ile akmam ancak seninle mümkündür. Benim mekânım, vatanım sensin“ derdi ona. “Senin taşın, senin kumun, senin eğimin benim notalarım olur. Başka başka bestelerle çağlarım. Rüzgârların, kuşların böceklerin de karıştığı olur bu senfoniye. Ama her bestem ayrı ziyafettir, her bestem ayrı bir lezzet. Ruhları yıkarım, gönülleri arındırırım, paslanmış kalpleri açarım ancak sana kavuşursam. Müzisyenlere ilham olurum. Sadece müzisyenlere mi, ressamlar, şairler kısacası ehli sanat benimle senin her an binbir renge, binbir şekle boyanan hâllerimize hayrandırlar. Bize baktıkça yürekleri büyür, gönülleri açılır, kaplarına sığmaz olurlar. Bu coşkunlukla eser vermeye başlarlar” diye söylendi su.
Toprak, bilgece bir tavırla ”seninle buluştuğumda seyrine doyulmaz güzellikler açar bağrımda. Güller yetişir koynumda. Kan kırmızı, sarı sıcak, şafak pembesi güller, ak güller, laleler, karanfiller, kır çiçekleri binbir nakış işlerler çehreme sana kavuşursam. Bu toyumuzun ganimetidir. Bütün bu zenginlikler vuslatımızın muştusudur. Yeryüzünü kuşatan bu renk cümbüşü, bu desen hercümerci, bu koku meşheri mutluluğumuzun çağıltısıdır. Bayramımıza âlemi de ortak etmek için nimet olup taşar, kısmet olup aşar, canlılara hayat bahşederiz ” dedi.
Su, “bazen göze olup, içten içe kaynarım. Bazen yağmur olup, kar olup sana koşarım. Bazen deniz olur, okyanus olur, enginlerde seyrederim. Kıyılarım uçsuz bucaksız ufuklarda dolaşır. Eteklerimi kendim bile toparlayamam. Balıklar nazlı nazlı yüzerler içimde. Her hâlim başka güzeldir, her demim ayrı neşvedir. Her mevsim, her saat şekilden şekile girerim. Ama ille sen, ille de sen. Seninle karışıp kaynaşmam, sana kavuşmamla kabildir her şey. Evet, biz bir bütün olduğumuzda, biz birlikte bir ahenk yakaladığımızda tabiat şenlenir, güzelleşir, zenginleşir. Görmeyi bilenler bu nice bir ince iştir diyerek hayretten hayrete düşerler
Ama insanlar benim hâllerim içinde en çok akarsuları sevdiler, en çok ırmakları. Belki de denizlerden, o dipsiz kuyular gibi sonu gelmez, ucu görünmez sonsuzluklardan korktular başlangıçta. Akarsular daha munis göründü. Daha eli yetilesi, daha gücü çatılası. Sudan hayat, bereket, bolluk fışkırırdı.
İnsanoğlu toprağa olduğu kadar suya da mecburdu. Bu sebepten ilk şehirler hep akarsuların kenarında kuruldu. Bu yüzden su medeniyet demekti. Anadolu ilk medeniyetlere ev sahipliği yapmıştı. Bu haklı gururunda ırmaklarının payı büyüktü. Fırat ve Dicle’nin el ele verip de suladığı verimli topraklara Mezopotamya dediler. Aşağısıyla, yukarısıyla “medeniyet beşiği” diye anıldı bu diyarlar. Anadolu, Fırat ve Dicle’nin ana vatanıydılar. Bu iki nehir nice maceradan geçer, cömert elleriyle bet bereket dağıtır, gözleri gönülleri doyurduktan sonra Basra Körfezi’ne dökülürdü. Fuzûlî, Dicle’nin Hz.Peygamber’in ayağının toprağına varmak için kendisine bu güzergâhı seçtiğini söylerdi meşhur Su Kasidesi’nde. Yoksa o gönlünün yangınını suya mı atfetmişti.
Meriç, Aras, Asi sınır boylarının bekçisi olmayı kendilerine vazife bildiler. Aras “Bingöl’de doğar, Hazar’da çalkalanırdı.” Kızılırmak, Yeşilırmak, Çoruh, Sakarya, Gediz, Büyük ve Küçük menderes Anadolu’nun yedi veren gülleriydiler. Gani gönüllü serinlikleri. Sakarya adı destanlarla özdeş oldu, destanlar yazdırdı. Sakarya Türküsü şiirinde söze gelen tarih, Anadolu’nun hikâyesiydi. Kendisine allı gelinlerin hesabı sorulduğunda Kızılırmak mahcup düşerdi. Utancından kan kırmızı kesilirdi. Benim kaderim bu toprakların kaderidir. Acıları da acılarım derdi. Ama........
