Türkiye’de Bilim İlerliyor mu?
Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat
Güzel Sanatlar ve Tasarım
İktisadi ve İdari Bilimler
İnsan ve Toplum Bilimleri
"HAYATI: doğal bir OKUyuşla; PAYLAŞmak"
Türkiye’de Bilim İlerliyor mu?
Türkiye’de bilim ilerliyor mu sorusu, artık yalnızca akademik çevrelerin değil; sanayicinin, öğrencinin, girişimcinin ve hatta günlük hayatın içinde yaşayan vatandaşın da sorduğu bir soru haline geldi. Çünkü bilimsel kapasite, artık yalnızca üniversite sıralamalarında görünmek için değil; ekonomik büyüme, sağlık güvenliği, teknoloji üretimi ve küresel rekabet için belirleyici unsur. Peki tablo gerçekten nasıl? Türkiye bilimde ilerliyor mu, yoksa yerinde mi sayıyor?
Önce olumlu taraftan başlayalım. Türkiye’nin son 20 yılda bilimsel yayın sayısında ciddi bir artış gösterdiği açık. Özellikle sağlık bilimleri, mühendislik ve malzeme teknolojileri alanlarında üniversitelerin görünürlüğü yükseldi. TÜBİTAK desteklerinin artması, teknopark sayılarındaki büyüme ve savunma sanayiindeki Ar-Ge yatırımları belirli alanlarda dikkat çekici bir ivme yarattı. Bugün Türkiye, insansız hava araçları, biyomedikal cihazlar ve bazı yazılım teknolojilerinde bölgesel ölçekte rekabet üretebiliyor.
Patent başvurularındaki artış da küçümsenmemeli. Yerli girişim ekosisteminin büyümesiyle birlikte özellikle yapay zekâ, sağlık teknolojileri ve fintech alanlarında genç araştırmacıların daha görünür hale geldiği görülüyor. Bundan 15 yıl önce laboratuvar imkanları oldukça sınırlı olan birçok üniversitede bugün ileri görüntüleme sistemleri, moleküler biyoloji laboratuvarları ve veri merkezleri bulunuyor.
Ancak mesele yalnızca “nicelik” değil, “nitelik.” İşte tam bu noktada Türkiye’nin bilimsel performansı karmaşıklaşıyor.Türkiye’de yayın sayısı artarken, yayınların etki değeri aynı hızda yükselmiyor. Uluslararası literatürde yüksek atıf alan çalışma oranı hâlâ sınırlı. Çok sayıda makale üretiliyor ama dünya bilim gündemini belirleyen özgün araştırma sayısı istenen düzeyde değil. Bunun birkaç temel nedeni var.
Birincisi, akademik sistemin performans baskısı. Akademisyenler çoğu zaman “yayın yapmış olmak” için yayın üretmeye zorlanıyor. Bu durum uzun soluklu ve riskli bilimsel projeler yerine kısa vadede sonuç verecek çalışmaların tercih edilmesine neden oluyor. Oysa gerçek bilimsel sıçramalar, yıllarca süren temel araştırmalardan doğar.
İkinci sorun, beyin göçü. Türkiye’nin en parlak genç araştırmacılarının önemli bir kısmı doktora sonrası kariyerini Avrupa’da, Amerika’da ya da Kanada’da sürdürmek istiyor. Bunun nedeni yalnızca maaş değil; akademik özgürlük, öngörülebilir kariyer sistemi ve araştırma ortamının niteliği. Bir bilim insanı için yalnızca laboratuvar cihazı yetmez; özgür düşünce iklimi de gerekir.
Üçüncü mesele ise eğitim sistemi. Bilim kültürü yalnızca üniversitede başlamaz. İlkokuldan itibaren sorgulamayı teşvik etmeyen, ezbere dayalı bir sistemin ileri bilim üretmesi zordur. Türkiye’de hâlâ çok sayıda öğrenci formülü biliyor ama bilimsel yöntemi içselleştiremiyor. Deney yapmaktan korkan, hata yapmayı başarısızlık gören bir eğitim kültürü, yaratıcı araştırmacı yetiştirmekte zorlanır.
Bunun yanında olumlu gelişmeleri tamamen yok saymak da gerçekçi olmaz. Özellikle sağlık bilimlerinde Türkiye’nin yetişmiş insan kaynağı oldukça güçlü. Klinik laboratuvarlar, tıp fakülteleri ve biyoteknoloji girişimleri belirli alanlarda önemli kapasite oluşturuyor. Pandemi döneminde yerli tanı kitleri geliştirilmesi, aşı teknolojileri üzerine araştırmalar yapılması ve biyoinformatik alanındaki büyüme bunun göstergelerinden biri oldu.Savunma sanayii de bilimsel ekosisteme........
