menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İnfertilite ve Üreme Hakları

37 0
13.05.2026

Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat

Güzel Sanatlar ve Tasarım

İktisadi ve İdari Bilimler

İnsan ve Toplum Bilimleri

"HAYATI: doğal bir OKUyuşla; PAYLAŞmak"

İnfertilite ve Üreme Hakları

Küresel ölçekte cinsel sağlık ve üreme hakları tartışmaları son yıllarda önemli ölçüde genişledi. Doğum kontrolüne erişim, güvenli kürtaj, anne sağlığı ve cinsel yolla bulaşan enfeksiyonların önlenmesi artık birçok uluslararası politika belgesinin merkezinde yer alıyor. Ancak bu çerçevenin hâlâ ciddi bir eksikliği var: infertilite, yani kısırlık meselesi.

Oysa üreme hakkı yalnızca çocuk sahibi olmamayı seçebilme özgürlüğünden ibaret değildir. Aynı zamanda çocuk sahibi olmak isteyen bireylerin buna erişebilme hakkını da kapsar. Bugün milyonlarca insan, istemelerine rağmen çocuk sahibi olamıyor; buna rağmen infertilite hâlâ çoğu sağlık sisteminde ikincil bir mesele gibi ele alınıyor. Bu yaklaşım, üreme haklarını eksik ve seçici biçimde yorumlamak anlamına geliyor.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) verilerine göre dünya genelinde her altı kişiden biri yaşamının bir döneminde infertilite sorunu yaşıyor. Buna rağmen birçok ülkede infertilite tedavileri kamu sağlık sistemlerinin dışında bırakılıyor; yüksek maliyetler nedeniyle yalnızca ekonomik gücü olan kesimlerin erişebildiği hizmetlere dönüşüyor. Özellikle düşük ve orta gelirli ülkelerde durum daha da ağır. Çünkü burada infertilite yalnızca tıbbi bir sorun değil; aynı zamanda sosyal dışlanma, damgalanma ve ekonomik güvencesizlik anlamına geliyor.

Birçok toplumda çocuk sahibi olmak, özellikle kadın kimliğiyle güçlü biçimde ilişkilendiriliyor. Bu nedenle infertilite yaşayan kadınlar sıklıkla suçlanıyor, aile içi baskıya maruz kalıyor, hatta şiddet veya terk edilme riskiyle karşı karşıya kalabiliyor. Erkekler açısından da benzer biçimde yoğun bir psikolojik baskı söz konusu olsa da toplumsal normlar nedeniyle bu durum çoğu zaman görünmez kalıyor. LGBTQ bireyler ve bekar kişiler ise çoğu ülkede üreme hizmetlerine erişimde yapısal engellerle karşılaşıyor.

Tam da bu nedenle infertiliteyi yalnızca pahalı tüp bebek uygulamalarına indirgemek büyük bir hata. Kısırlığın önemli bir bölümü önlenebilir nedenlerle ortaya çıkıyor: Tedavi edilmeyen enfeksiyonlar, güvenli olmayan kürtajlar, yetersiz doğum hizmetleri veya geç teşhis edilen üreme sağlığı sorunları bunların başında geliyor. Başka bir deyişle infertilite, çoğu zaman zayıf sağlık sistemlerinin ve toplumsal eşitsizliklerin bir sonucu.

Bu nedenle çözüm de parçalı değil, bütüncül olmak zorunda. Cinsel sağlık ve üreme hakları politikaları infertiliteyi sistemin merkezine dahil etmeli. Koruyucu sağlık hizmetleri, erken teşhis, psikolojik destek ve erişilebilir tedavi seçenekleri birlikte düşünülmeli. Çünkü infertilite yalnızca fiziksel değil; aynı zamanda duygusal, zihinsel ve sosyal bir mesele.

Burada kritik nokta şu: İnfertiliteyi üreme haklarına dahil etmek, doğum kontrolü veya kürtaj hakkını geri plana itmek anlamına gelmiyor. Tam tersine, üreme adaleti fikrini güçlendiriyor. İnsanların yaşamlarının farklı dönemlerinde farklı ihtiyaçları olabilir. Bir kişi bir dönemde gebeliği önlemek isterken başka bir dönemde çocuk sahibi olmak isteyebilir. Gerçek anlamda hak temelli bir yaklaşım, bireyin tüm bu tercihlerini desteklemek zorundadır.

Ayrıca mevcut sistemler ciddi eşitsizlikler üretiyor. Bugün birçok ülkede infertilite tedavileri yalnızca evli heteroseksüel çiftlere sunuluyor. Bekar bireyler, eşcinsel çiftler veya trans bireyler çoğu zaman sistematik biçimde dışlanıyor. Bu durum sağlık hizmetlerinde ayrımcılığın açık bir örneği. Üreme........

© Akademik Akıl