Akademik Sükûtun Ağırlığı ve Gazze – III
{vendor_count} satıcılarını yönetin
Bu amaçlar hakkında daha fazla bilgi edinin
Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat
Güzel Sanatlar ve Tasarım
İktisadi ve İdari Bilimler
İnsan ve Toplum Bilimleri
Fikri görünür kılan kalem; kalemi anlamlı kılan istikrardır.
Akademik Sükûtun Ağırlığı ve Gazze – III
Seçici Empati, Akademik Dilin Manipülasyonu ve Hakikatin Bastırılması
Gazze üzerine yazılan tıbbi ve etik metinlerin en güçlü kavramlarından biri “seçici empati”dir. Küresel sağlık kurumlarının, akademik çevrelerin ve insan hakları söyleminin bazı krizlerde hızla harekete geçerken, Filistinli kurbanlar söz konusu olduğunda aynı duyarlılığı göstermemesi, evrensellik iddiasını derinden zedelemektedir.[1-5]Eğer insan hakları evrenselse, bu evrensellik Filistinlileri dışarıda bırakamaz.[2, 4] Eğer çocuk hakları evrenselse, Gazzeli çocuklar bu evrenselliğin istisnası olamaz.[6, 7] Eğer sağlık hakkı evrenselse, Gazze’de hastanelerin yıkımı, sağlık çalışanlarının öldürülmesi, açlığın silah hâline getirilmesi, tıbbi sevklerin engellenmesi ve sağlık altyapısının çökertilmesi karşısında sessizlik, sağlık etiğinin evrensel zeminini çökertecektir.[8-10]Burada sorgulanması gereken yalnızca uluslararası kurumların ya da Batılı akademik çevrelerin sessizliği değildir. Türkiye tıp akademisinin sessizliği de aynı aynada görünmektedir. Eğer başkalarının seçici empatisini eleştiriyor, fakat kendi akademik çevremizde sistematik bir ses üretemiyorsak, eleştirimiz eksik kalır. Eğer uluslararası tıp dergilerinin taraflı tutumunu sorguluyor, fakat kendi akademik kalemimizi devreye sokmuyorsak, itirazımız iç dünyamızda hapsolur. Eğer insan haklarının evrenselliğini savunuyor, fakat bu evrenselliği kendi akademik üretimimizle desteklemiyorsak, vicdani hassasiyetimiz bilimsel şahitliğe dönüşmemiş demektir.Empati seçici olamaz. Mazlumun dini, dili, coğrafyası, etnik kimliği, politik aidiyeti veya tarihsel konumu onun maruz kaldığı acıyı azaltmaz. Bir çocuğun açlıktan ölümü yalnızca bölgesel bir haber değildir; insanlık meselesidir. Bir hekimin öldürülmesi yalnızca yerel bir çatışma notu değildir; hekimlik mesleğinin onuruna yönelmiş küresel bir saldırıdır. Bir hastanenin yıkılması yalnızca mimari bir kayıp değildir; insanlığın tedavi, merhamet ve yaşatma kapasitesinin hedef alınmasıdır.Bu noktada en hassas meselelerden biri, antisemitizm suçlamasının meşru insan hakları, savaş hukuku, sağlık hakkı ve devlet politikası eleştirilerini bastırmak için araçsallaştırılması riskidir.[11-16] Burada dikkatle korunması gereken ahlaki ve entelektüel bir sınır vardır: Yahudi kimliğine, Yahudi halkına veya herhangi bir dini-etnik topluluğa yönelik nefret kesin biçimde reddedilmelidir. İnsan onurunu savunan bir metin, hiçbir topluluğa yönelik nefret dilini meşrulaştıramaz.[16]Ancak bir devletin savaş politikalarını, sivillere yönelik saldırılarını, hastanelerin hedef alınmasını, açlığın silahlaştırılmasını, tıbbi tarafsızlığın ihlalini ve uluslararası hukukun çiğnenmesini eleştirmek antisemitizm olarak etiketlenemez. Bir devlet politikası ile bir halkın, bir hükümet tercihi ile bir dini kimliğin, askeri strateji ile etnik aidiyetin birbirine karıştırılması, akademik hakikati bastıran ciddi bir kavramsal sorundur. Bu ayrımı yapmak, yalnızca ahlaki bir gereklilik değil, akademik dürüstlüğün de temel şartıdır.[11-13, 17-19]Küresel akademide yaşanan bazı örnekler, akademik özgürlüğün Gazze meselesi karşısında ne kadar ağır bir sınavdan geçtiğini göstermektedir. Michael Eisen ve eLife vakası [20], UKRI çevresindeki istifalar [19], Harvard’daki “Filistin istisnası” tartışmaları [4], APHA örneği [21], Kuzey Amerika kampüslerindeki protestolara yönelik baskılar [16] ve bizzat Yahudi akademisyenlerin antisemitizm kavramının araçsallaştırılmasına itirazları [15, 22], Gazze meselesinin yalnızca Ortadoğu politikasına dair olmadığını; akademik özgürlük, ifade hürriyeti, insan hakları ve tıp etiği açısından da küresel bir sınav olduğunu göstermektedir.Akademik özgürlük, yalnızca kabul gören konularda konuşma hakkı değildir. Akademik özgürlük; siyasi baskı, kariyer tehdidi, fon kaybı, dışlanma, etiketlenme veya itibarsızlaştırılma ihtimali karşısında hakikati savunabilme cesaretidir.[4, 9] Türkiye’deki tıp akademisyenleri olarak şu soruyu kendimize sormamız gerekir: Akademik cesaretimiz yalnızca güvenli konularda mı vardır? Hakikati uluslararası akademik çevrelerde ortaya koymak için neyi bekliyoruz? Akademik unvan, hakikat karşısında sessiz kaldığında hâlâ bir erdem göstergesi midir, yoksa vicdanı örten bir perdeye mi dönüşür? Bu bağlamda akademik dilin manipülasyonu ayrıca tartışılmalıdır. Gazze konusunda bazı akademik ve yarı-akademik anlatılarda devlet retoriğinin bilimsel dile taşındığı, politik olarak yüklü kavramların akademik tarafsızlık görünümü altında yeniden üretildiği, sivil ölümlerin “tali hasar”, sivil altyapının “terörist altyapı”, askeri şiddetin ise “meşru müdafaa” çerçevesinde sunulduğu görülmektedir.Bu tür bir dil, yalnızca kelime tercihi meselesi değildir. Dil, hakikati görünür de kılabilir, örtebilir de. Bir hastanenin bombalanmasını “operasyonel zorunluluk” diye adlandırmak, bir çocuğun ölümünü “yan hasar” kavramına hapsetmek, açlığı “lojistik aksaklık” gibi sunmak, sağlık sisteminin çöküşünü “güvenlik gerekçesi” içinde eritmek, ölü bedenlerin üzerini akademik soğukkanlılıkla örtmek anlamına gelebilir.[13, 14, 18, 23-29]Bilimsel dilin görevi, güç sahibinin söylemini cilalamak değil; hakikati kavramsal berraklıkla görünür kılmaktır. Tek taraflı kaynak kullanımı, Filistin verilerinin sistematik biçimde itibarsızlaştırılması, uluslararası kuruluşların bulgularının göz ardı edilmesi, sivil ölümlere dair projeksiyonların ideolojik ithamlarla bastırılması ve eleştirellikten uzak yayın dili, yalnızca politik değil, metodolojik bir sorundur.Akademisyenin........
