Kıbrıs-Türkiye İlişkilerinde “İhanet” Krizi
Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat
Güzel Sanatlar ve Tasarım
İktisadi ve İdari Bilimler
İnsan ve Toplum Bilimleri
Fikri görünür kılan kalem; kalemi anlamlı kılan istikrardır.
Kıbrıs, Doğu Akdeniz’deki jeopolitik konumunun ötesinde, “Mavi Vatan” algımız açısından da merkezi bir yerde durur. “Yavru Vatan” imgelemiyle verilen temel mesaj, oradaki varlığımızın millî benliğimizin ayrılmaz bir parçası olduğudur. Kıbrıs, Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi tarihinde ve millî hafızasında, millî ve stratejik güvenlik çemberimizin en hassas fay hatlarından birini oluşturur. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı, adadaki Türk varlığını fiziki bir imhadan kurtaran tarihî bir eşik olmasının yanında, Türkiye ile Kıbrıs Türk halkı arasında yeni bir kurumsal ve toplumsal bağın da kuruluş tarihidir.
Ancak tarihin değilse bile sosyolojinin gözden kaçırdığı temel mesele, bu kurucu ilişkiden sonra inşa edilen bürokratik ve kültürel köprülerin, bu tarihî bağı sürdürecek bir stratejik özenle desteklenmemiş olmasıdır. Siyasi iktidarların değişimiyle birlikte öncelikler listesinin de sürekli yenilenmesi, toplumsal savruluşumuza paralel olarak Kıbrıs’a yönelik algılarımızda da derin kırılmalar yaratmıştır. Tutarlı bir devlet aklı ve uzun vadeli bir vizyonla hareket etmek yerine günü kurtaran eyyamcı politikaların tercih edilmesi, adaya dair vizyonumuzu zamanla aşındırmıştır. Gelinen noktada Kıbrıs, stratejik bir ortak veya geleceğin özne adayı olarak ele alınmak yerine, günlük siyasetin ucuz hamasetine kurban edilmiştir.
Bugün “Kıbrıs kime, nasıl bakıyor?” veya “Türkiye, Kıbrıs’ta nerede duruyor?” sorularına verilen sığ cevaplar, adadaki sosyolojik ve zihinsel dönüşümün yeterince okunamadığını göstermektedir. Ada halkına sistemli bir vizyon ve bilinç aktarımı yapılmaksızın, sadece prestijli maddi altyapı projeleriyle —deniz altından su temini gibi yatırımlarla— kalıcı bir minnet duygusu yaratılacağı varsayımı sosyolojik gerçeklikle bağdaşmamaktadır. Nihayetinde bu beklentiler sahiplerinde ciddi hayal kırıklıklarına neden olmuş görünüyor.
Bu durum, tarihî bir yanılgıyı akıllara getirmektedir: “Millî Şef İsmet İnönü” halkı cumhuriyetle buluşturan, onlara demokrasiyi bahşeden kadrolar oldukları için halkın kendilerine minnet duyması gerektiğini düşünür, aksi durumlarda ise onlara kızar, öfkelenirmiş. Cumhuriyet Halk Partisine değil de Demokrat Parti’yi destekleyenlere anlam veremez, öfkelenir, onları nankör olmakla itham edermiş… Günümüzde adalılara yönelik duyulan siyasal öfke, Millî Şef’inkine benzetilebilir. İnönü’nün kendi döneminde sahip olduğu, günümüzde de egemen olan bu zihniyet, “Cumhuriyeti biz kurduk, halka refahı biz verdik, o halde halk bize minnettar olmalıdır” anlayışından beslenir. Oysa siyaset ve sosyoloji düzleminde kazın ayağı hiçbir zaman böyle olmamıştır.
Asıl soru bugün çok daha yakıcı ve kaçınılmaz bir hâl almıştır: Günün sonunda kim kime, ne zaman ve nasıl sırtını döndü? Kıbrıs mı Türkiye’ye ihanet etti, yoksa Türkiye; uyguladığı vizyonsuz, perspektifsiz ve günübirlik idari politikalarla Kıbrıs’ı kendi elleriyle farklı bir zihinsel ve kültürel havzaya mı itti?
Kıbrıs çıkarmasında önemli bir karar alınarak Türkiye Cumhuriyeti ada ile kader birliği yapmış, ada için kendi varlığını riske etmiştir. 1974 sonrasında alınan risklerin bir sonucu olarak belirli haklar elde etti. Türkiye’nin bürokratik kafa karışıklığı ve öncelikleri adaya personel atanırken kendini dışa vurdu. İslam karşıtı ve manevi değerlere öfke besleyen kitleler seküler ve batıcıdır. Bu........
