menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Akıncılığın Metamorfozu Ve İşçi Göçleriyle Batıdaki Kolonizasyon Umudu

10 0
26.08.2026

Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tarih Tıp Veteriner Ziraat

Güzel Sanatlar ve Tasarım

İktisadi ve İdari Bilimler

İnsan ve Toplum Bilimleri

Fikri görünür kılan kalem; kalemi anlamlı kılan istikrardır.

Akıncılığın Metamorfozu Ve İşçi Göçleriyle Batıdaki Kolonizasyon Umudu

Metninizin içeriğindeki derin tarihi ve sosyolojik metaforik yapı korunarak, akıcılığını engelleyen imla, noktalama ve gramer hataları giderilmiştir. Metnin ruhuna uygun olacak şekilde önemli kavramlar ve vurucu ifadeler kalın ve italik olarak biçimlendirilmiştir.

Tarih, bazen devasa kırılmaların değil, yön ve tavır değiştiren nehirlerin hikâyesidir. 1683 sonbaharında, Viyana surlarının dibinde bozguna uğrayan Osmanlı ordusu geri çekilirken, sadece bir askerî kuşatma nihayete ermemiş; Türklerin Orta Asya bozkırlarından başlayıp asırlarca batı ufkuna doğru sürdürdüğü o kadim “ileri atılış” dinamiği de görünüşte duraklamıştır. Kutsal İttifak güçlerinin Tuna boylarındaki bu galibiyet, Batı merkezli tarih yazımında “Türk Tehdidi”nin nihai olarak bertaraf edildiği ve Doğulu bir gücün Batı coğrafyasındaki fiziki varlığının sınırlandığı an olarak kavramsallaştırılır. Ancak durum gerçekte böyle midir? Bu tablonun bir başka yorumu da yapılabilir mi? Zira sosyolojik ve tarihsel süreçler, doğrusal hatlardan ziyade döngüsel ve form değiştiren dalgalar hâlinde ilerler.

1683’te namluların, güllelerin ve at çiftesi seslerinin arasında heba edilen bu yürüyüş burada kesilemezdi. Sadece batıya yürüyüşümüzün mevsimi değildi; yorulmuştuk, dinlenmeliydik söğüt gölgelerinde. Kesilmedi batıya akan o nehir… Kartal pençeleri arasında değildi yürüyüşümüz bu kez; güvercin kanatları altındaydı…

Doğu-Batı teması; yaklaşık üç asır sonra, 1960’ların sonunda ve 70’lerde tahta bavulların, tren kompartımanlarının eşliğinde biçim değiştirerek yeniden sahneye çıktı… Bu kez biz gitmiyorduk, çağrılıyorduk. Fabrika dumanlarının gizlediği bu kavruk yüzler aç ve kimsesizdiler belki ama, içlerinden bazıları önemli ve gizli birer mesaj taşıyorlardı… Organize olmayan sessiz bu kalabalıklar, dikkat çekmeden ilerlediler şehirlerin kalbine… Bu kez onlara engel oluşturan ordularla savaşmaları gerekmiyordu… Çünkü bu kez gelenler, kılıç sallayan sipahiler ya da kale surlarına tırmanan serdengeçtiler değildi… Ancak kolektif şuuraltında ve sosyo-tarihsel işlevsellik açısından bakıldığında, 20. yüzyılın bu gurbetçi işçi kitlesini, “seküler ve sivil bir öncü, akıncı hattı” olarak okumak mümkündür.

Klasik Osmanlı askerî teşkilatında akıncı, yalnızca ana ordunun önünde gidip keşif yapan, düşman derinliklerine sızan bir askerî unsur değildi. Akıncı, bir “temas insanı” idi. Bilinmeyen coğrafyanın sınırlarını esneten, bilinmeyenle ilk fiziki ve kültürel teması kuran, varlığıyla bir kültürün uç sınırını temsil eden öncü figür… 1970’lerin başında Ruhr Bölgesi’nin maden ocaklarına, Frankfurt’un bant üretim hatlarına veya Rotterdam’ın limanlarına giden Türk işçisi; teçhizatını değiştiren, fethini “ekonomik varoluş” alanına kaydıran modern bir öncü kuvvetti…

Akademik literatürde genellikle “Gastarbeiter” olarak adlandırılan ve geçici bir iktisadi birim olarak kodlanan bu kitle, Batı’nın kurguladığı biçimiyle “gelip görevlerini yapacak ve ana vatanlarına geri dönecekler” yanılsamasını tersine çevirerek kısa sürede boşa çıkardılar. Gittikleri yerlere evlad-ı i’yali de taşıyarak yurt edindiler. Tıpkı uç beyliklerindeki akıncıların girdiği coğrafyada yurt tutması gibi, önce kendileri geldi, sonra arkalarında obaları gelip otağı kurdu…

Bu sivil kitle de Batı’nın Sanayi Devrimi sonrası kurduğu ekonomik kalelerin tam kalbinde kalıcı hâle geldi. Ancak bu kalıcılığın en radikal tarafı, entegrasyon adı altında gerçekleşmesi beklenen asimilasyona karşı sergilenen kültürel dirençti. Tek kelime konuşmadan, bazen adeta bir vazife için kurulmuş bir saat gibi, farkında olarak ya da olmayarak kültürel yükünü çevresine boca etti. Örgütlü ve organize değillerdi; adeta bir şeyi yapmaya yazgılı olmak gibi davranıyorlardı…

İşçi mahallelerinde yükselen avazların bazısı onlara aitti. Yöresel bu ağızlarla, bir ideolojiyi taşıyamayacak kadar güçsüzlerdi çoğu kez. Fakat gittikleri coğrafyanın asli unsuru olmadıklarını biliyorlardı. Bu yüzden varlıklarını korumak adına, geldikleri coğrafyadan kimi kültürel öğeler taşıdılar gittikleri yerlere… Mazlum ve mütevekkildiler… İnançlarından bazı şeyler de götürdüler yeni obalarına… Türkçe tabelalarla donatılan caddeler, çay ocakları ve mahalle dernekleri…

Viyana surlarını aşamayan cihangir savaş kartallarının torunları, bir başka yoldan belki yüzyıllarca gecikerek olsa bile aşmayı başarmışlardı. İslam medeniyeti, bu kez işçi avazlarında Batı şehrinin dokusuna nüfuz ederek kılcal damarlarına kadar ulaştığının simgeleridir.

Tarihsel ironi tam da burada gizlidir: 1683’te askerî hiyerarşi ve devlet organizasyonuyla fethedilemeyen Batı coğrafyası; girilemeyen Batı şehri, 1970’lerde köylüsünden kentlisine, diplomasız, tek bir dil bilmeyen sivil bireylerin kolektif direnciyle adeta içeriden tecrübe edilmiş, kültürel bir yerleşme........

© Akademik Akıl