Bir ‘solcu' filozofun ölümü: Habermas, Gazze ve ahlâkın iflası
Habermas ne dini anlayabildi, ne de sekülerliği. İlginçti Habermas'ın değişimi, dönüşümü ama yetersizdi. Türkiye'deki Habermas hayranları bir şey bulduklarını sandılar. Ama Habermas'ın Gazze soykırımında İsrail yanlısı dili onları utandırmadı bile. Habermas bu dünyadan belki de kafası karışık gitti.
Prof. Dr. Bülent Şenay/ Bursa Uludağ Üniversitesi
Uluslararası ilişkilerde dinlerin rolü ve teopolitik etkisini çalışan bir Dinler Tarihçisi olarak, her ne kadar Alman düşünür Marksist-Solcu Jurgen Habermas'ın bazı kavramsallaştırmalarını Müslüman toplumlardaki modernite, sekülarite ve kimlik tartışmaları bağlamında ilginç bulduğum için okumuş olsam da, onun düşüncelerinin ilgi alanıma girişi, özellikle 19 Ocak 2004'te kendisi 75 yaşındayken, Münih'te Katolik Akademi'de (Katholische Akademie) müstakbel papa Ratzinger (o zaman 77 yaşındayken) buluşması üzerinden olmuştur.
Peter L. Berger'in 2011'de yazdığı "Solcu bir filozof Tanrı'yı keşfettiğinde ne olur?" makalesi de ilgimi daha da arttırmıştı. Bu ilgi, Habermas ölünce birkaç gün içinde bu yazıya dönüştü. Çünkü Batı'nın önemli düşünürlerinden sayılan Habermas, ömrünü Gazze'deki soykırıma destek çıkarak tamamladı. Habermas hayranları susmaya ya da başlarını kuma gömmeye devam etse bile bu bir 'filozof' için zavallı bir ölümdür.
Burada okuyucularla paylaştığım mesele, bugün içinden geçtiğimiz küresel ve bölgesel çatışmalarla da ilgisi olduğuna inandığım bir oryantyalistik bağnazlık örneğidir. Habermas'ın yazılarında sağa sola 'derc' ettiği derin oryantalistik bağnazlığı, Gazze'de soykırım destekçiliği ile yakından ilişkilidir. Oryantalizm ve ürettiği dikotomiler,Batı siyaset ve akademyasında halen kuvvetle devam etmektedir. Bizdeki self-oryantalistler de, yani kendine Batı'nın gözünden–oryantalist penceresinden- bakanlar da bu oryantalistik zihniyetin gönüllü 'ajanları' olmuştur. Sadece bu self-oryantalizm konusunu müstakil bir yazıyla tekrar ele almak üzere şimdi bu yazının başlığındaki Habermas ve Gazze meselesine dönelim.
Kamusallığın Yapısal Dönüşümü, İletişimsel Eylem Kuramı, Bilgi ve İnsanî İlgiler, Olgular ve Normlar Arasında ve Modernliğin Felsefi Söylemi gibi eserleriyle modernliğin "evrensel akıl" iddiasını yeniden inşa etmeye çalışan; ancak bu iddiayı en kritik tarihsel dönemlerde sürdürmekte zorlanan ve tam da bu nedenle bugün daha sert bir hesaplaşmayı hak eden bir düşünür olan Habermas, 2004'te Bayern'deki Katolik Akademi'de (Katholische Akademie) müstakbel papa Ratzinger ile buluştu. Ratzinger ile Habermas'ın buluşması, Avrupa'da oldukça ilgi gördü ve yalnız akademyanın değil siyasetin ve kültürel tartışmaların da doğal olarak konusu oldu. Bir yanda Frankfurt Okulu geleneğinden gelen, Marksist köklerini hiçbir zaman tamamen terk etmemiş bir düşünür: Jürgen Habermas. Diğer yanda ise Katolik teolojisinin güçlü isimlerinden sonradan Papa olan Joseph Ratzinger. Burada sundukları konuşmalar (2004'te Ragione e fede in dialogoadıyla, İngilizce'de ise 2007'de The Dialectics of Secularization başlığıyla yayımlanmıştır) önemli ve özgün yakınsama noktaları içeriyordu. Bu yazı bütün hikayeyi anlatmaya yetmeyeceği için tüm akademik mahiyetini öğrenmek isteyenler, ilgili çalışmalara bakabilirler. Bu tartışmalar bize de kaçınılmaz olarak Batı'dan geldiği için kendimizi bu tartışmaların içinde buluyoruz. Önemi de buradan geliyor. Yani biz müslüman toplumlar da tartışmanın merkezindeyiz.
Modern dünyanın en temel sorusu
Tartıştıkları mesele, modern dünyanın en temel sorusuydu: Laik ve seküler kavramlarının birbirinin yerine kullanılmasındaki problem bir kenara, seküler akıl, kendi başına yeterli mi, yoksa dinî geleneklere hâlâ ihtiyaç var mı?
Bu diyalogdan çıkan sonuç açıktı: Modern akıl kendi sınırlarını kabul etmek zorundaydı. Habermas, dinî geleneklerin ahlâkî anlam üretimindeki rolünü teslim ederek "post-seküler toplum" fikrini geliştirdi. Bu, sadece teorik bir açılım değil; aynı zamanda laik aklın kendi kibriyle yüzleşmesiydi. Nitekim post-sekülerlik, yalnızca "aşırı sekülerliğe" karşı bir reaksiyon değil, küresel ölçekte dinin geri dönüşüne verilen bir cevaptı. Peter Berger'in "sekülerleşmenin gerileyişi" (desecularization) olarak adlandırdığı bu süreç, sekülerleşme tezinin evrensel olmadığını ortaya koyuyordu. Avrupa bir istisna olabilir—ama dünya değildi.
Tam da bu bağlamda, Habermas'ın kendi düşüncesinde yaptığı bir vurgu ayrıca dikkat çekicidir. Laik, Marksist ve ateist bir düşünür olarak bilinen Habermas, 2001 yılında (İng. çevirisi 2006'da) yayımlanan Geçiş Zamanı adlı eserinde yer alan "Tanrı ve Dünya Üzerine" başlıklı makalesinde sömürgecilik, Hristiyanlık ve Avrupa-merkezcilik meselesine girmeksizin şu çarpıcı ifadeyi kullanmıştı: "Özgürlük ve toplumsal dayanışma, özerk bir yaşam tarzı ve özgürleşme, vicdana dayalı bireysel ahlâk, insan hakları ve demokrasi gibi fikirlerin kaynağı olan eşitlikçi evrenselcilik, Yahudi adalet etiği ile Hristiyan sevgi etiğinin doğrudan mirasçısıdır." Bu, modernizmi ve laikliği, Yahudi adaletine ve Hristiyan ahlakına dayandıran tespit, özellikle Habermas gibi bir düşünürden geldiği için geniş bir şaşkınlık uyandırmıştı. Hatta Habermas daha da ileri giderek metodolojik ateizm vurgusu yaparken, "kendisinin iletişimsel eylem fikrinin bile Hristiyanlık'tan (logos) beslendiği söylenirse itiraz etmeyeceğini" belirtir.
Batı'nın "evrensel" olarak sunduğu değerlerin böylesine açık bir şekilde tarihsel ve dinî bir kökene bağlanması, aslında post-seküler tartışmanın en kritik kırılma noktalarından biridir. Muhtemelen bu durum, Batı'yı saf bir normatif model olarak benimseyen ve kendi bağlamını bu modele göre yeniden kuran çevrelerde de ciddi bir rahatsızlık yaratmıştır. Yani hem post seküler diyeceksin hem de Yahudi-Hristiyan değerleri yücelteceksin. Bu da evrensel olacak.
Anlaşıldığı kadarıyla Habermas bu gerçeği de gördü. Ve teorisini buna göre revize etti. İşe yaradı mı, pek sayılmaz.
Bu revizyonun merkezinde kritik bir problem vardı. Habermas, Ratzinger ile olan toplantıyı, Alman hukukçu Ernst-Wolfgang Böckenförde'nin meşhur sorusuyla açmıştı: Liberal, sekülerleşmiş devlet, kendi başına garanti edemediği normatif öncüllerle beslenir (çünkü eğer belirli bir etik öğretisini dayatırsa artık liberal olmaktan çıkar). Bu nedenle dinin hâlâ bir ahlâk rezervi sağlayabilmesi mümkündür. Nitekim bu tür bir destek, John Rawls tarafından da geç dönem eseri Siyasal Liberalizm'de kavramsallaştırılmıştır; Rawls burada, sivil hakların kazanılmasını mümkün kılan dinî mobilizasyon........
