KÜBA: Devrim, reform ve dönüşüm (II)
MERKEZİ YAPININ OLUŞUMU VE DÜZELTME GİRİŞİMLERİ
MEHMET TAŞ / LONDRA – Küba’da, 2026’da gündeme gelen son dönüşüm programı da dâhil olmak üzere, beş temel reform döneminden söz edilebilir: 1960’lı yıllardaki ulusallaştırma ve devletleştirme süreci, 1990’lı yıllardaki Özel Dönem reformları, 2000’li yıllardaki ithal ikamesi politikaları, 2011 sonrasında başlatılan kontrollü piyasa açılımı ve 2026’da gündeme gelen sosyalist piyasa arayışı.
Her dönemin kendine özgü koşulları ve hedefleri bulunmakla birlikte, son reform girişimine kadar uygulanan değişim politikalarının ortak bir özelliği vardı: Ekonomik işleyişte bazı esneklikler yaratılırken siyasal ve yönetsel merkezileşmenin temel yapısı büyük ölçüde korunuyordu. Bu nedenle reformlar belirli krizleri hafifletiyor, ancak krizi sürekli yeniden üreten kurumsal yapıyı ortadan kaldıramıyordu.
Altmış yılı aşan deneyimin ardından Küba’nın önündeki temel soru hâlâ şudur: Merkezi yapı neden kendisini sürekli yeniden üretmektedir? Bu soruya cevap verebilmek için reform dönemlerini kısaca incelemek gerekir.
Ulusallaştırmadan devletleşmeye
Küba’da yabancı şirketlerin, büyük toprakların ve temel ekonomik işletmelerin ulusallaştırılması, 1959 Devrimi’nin ardından, özellikle 1960 yılının ikinci yarısında yaşanan sert siyasal ve ekonomik çatışmalar içinde gerçekleşti. Bu süreç yalnızca ülke içindeki mülkiyet ilişkilerinin değiştirilmesi değildi; aynı zamanda Küba ile Amerika Birleşik Devletleri arasında hızla tırmanan jeopolitik mücadelenin de sonucuydu.
Devrimin ardından atılan ilk önemli adımlardan biri, Mayıs 1959’da kabul edilen Birinci Tarım Reformu Yasası oldu. Bu yasa büyük toprak mülkiyetine sınırlama getiriyor, yabancı şirketlerin ve büyük toprak sahiplerinin denetimindeki arazilerin önemli bir bölümünü kamulaştırıyordu. Mülkiyet üst sınırı, farklı istisnalar bulunmakla birlikte, yaklaşık 400 hektar olarak belirlendi.
Bu düzenlemeler, Küba’nın sömürgeci ve yarı sömürgeci ekonomik yapısını kırması açısından tarihsel bir zorunluluktu. Sorun, büyük toprak mülkiyetinin tasfiye edilmesi değil; kamulaştırılan üretim araçlarının işçiler, köylüler ve yerel topluluklar tarafından nasıl yönetileceğine ilişkin demokratik mekanizmaların yeterince geliştirilememesiydi.
1960 yılı içinde petrol rafinerileriyle yaşanan kriz, devletleştirme sürecini hızlandırdı. ABD şirketlerinin Sovyetler Birliği’nden ithal edilen petrolü işlemeyi reddetmesi üzerine rafinerilere el konuldu. Aynı yıl ABD Başkanı Dwight Eisenhower, Küba’nın en önemli gelir kaynağı olan şeker kotasını iptal ederek Küba şekeri alımını durdurdu.
Ağustos ile Ekim 1960 arasında Küba’daki ABD sermayesinin önemli bölümü tasfiye edildi. Şeker fabrikaları, elektrik ve telefon şirketleri, petrol işletmeleri ve bankalar devlet mülkiyetine geçirildi. Küba yönetimi bu süreci “ulusal egemenliğin yeniden kazanılması” ve ekonomik bağımlılığın sona erdirilmesi olarak tanımladı.
Bu tanım büyük ölçüde doğruydu. Ancak ulusallaştırma ile merkezileşme aynı şey değildi. Yabancı ve yerli büyük sermayenin mülkiyetine son verilmesi, ekonomik yönetimin zorunlu olarak bütün ayrıntılarıyla merkezi bürokrasinin elinde toplanmasını gerektirmiyordu.
Küba deneyimindeki temel sorun, devlet mülkiyetinin giderek toplumsal mülkiyetle özdeşleştirilmesi oldu. Böylece üretim araçlarının özel mülkiyetten çıkarılması, işçilerin ve toplumun onları gerçekten yönettiği anlamına gelmedi. Devletleşme, yeterli demokratik katılım ve işçi denetimiyle tamamlanmayınca bürokratik merkeziyetçilik kalıcılaştı.
Merkezi yapının krizi ve Özel Dönem
1990’lı yıllardaki büyük kriz üç temel gelişmenin birleşmesinden doğdu: Sovyetler Birliği ve sosyalist bloğun çözülmesi, ABD ablukasının ağırlaşması ve uzun süredir biriken merkeziyetçi ve verimsiz ekonomik yapının sınırlarına ulaşması.
Küba tarihinde “Barış Zamanında Özel Dönem” olarak adlandırılan bu süreç, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla başladı. Küba, kısa bir zaman içinde sosyalist blokla yürüttüğü dış ticaretin büyük bölümünü, temel ithalat kaynaklarını ve Sovyet desteğini kaybetti. Gayrisafi yurt içi hasıla ağır biçimde daraldı; petrol, gıda, hammadde ve yedek parça ithalatında büyük bir çöküş yaşandı.
Özel Dönem reformlarının temel özelliği, sosyalist ve merkezi planlamacı sistemin siyasal çerçevesini korurken, ekonomik çöküşü önlemek amacıyla kapitalist dünya ekonomisine ve piyasa mekanizmalarına sınırlı bir açılım yapılmasıydı. Bu, uzun vadeli ve bütünlüklü bir dönüşüm stratejisinden çok, devrimi ayakta tutmayı amaçlayan bir hayatta kalma politikasıydı.
Doların belirli alanlarda yasallaştırılması, yabancı sermaye ve uluslararası turizmin önünün açılması, karma işletmelerin kurulması ve sınırlı özel çalışmaya izin verilmesi bu dönemin başlıca önlemleri arasındaydı.
Sovyet desteğinin sona ermesinin ardından Küba, özellikle İspanyol, Kanadalı ve diğer Avrupalı şirketlerle turizm ve madencilik gibi alanlarda ortaklıklar kurmaya başladı. Devletin bütün iş gücünü verimli biçimde istihdam edememesi nedeniyle, yurttaşların belirli mesleklerde kendi hesabına çalışmasına izin verildi.
Berberler, taksi şoförleri, tamirciler, zanaatkârlar ve evlerinin odalarını turistlere kiralayanlar yasal ekonomik aktörler hâline geldi. Küçük aile restoranları, yani paladares, dönemin en görünür özel girişimleri oldu. Bununla birlikte özel ekonomik faaliyet sıkı biçimde sınırlandırıldı; büyük işletmelerin kurulmasına ve geniş ölçekte ücretli işçi çalıştırılmasına izin verilmedi.
Tarım alanında da önemli değişiklikler yaşandı. Yakıt, gübre, yedek parça ve makine eksikliği nedeniyle işlemez hâle gelen büyük devlet çiftliklerinin bir bölümü, Temel Kooperatif Üretim Birimlerine dönüştürüldü. Toprağın mülkiyeti devlette kalırken, kooperatiflere üretim ve sınırlı satış hakkı tanındı.
Bu nedenle 1990’lı yıllar, yalnızca bir kriz dönemi değil, aynı zamanda Küba’nın ilk büyük piyasa ve kooperatif deneyimlerinin ortaya çıktığı bir reform laboratuvarıydı.
Ancak Çin ve Vietnam’dan farklı olarak Küba, bu dönemde sosyalist piyasa ekonomisine geçmeyi hedeflemedi. Reformlar, devlet tekelini belirli ölçülerde gevşeten fakat ekonomik ve siyasal denetimi büyük ölçüde merkezi yapının elinde tutan geçici önlemler olarak görüldü. Krizin en ağır etkileri hafiflediğinde, reformların bir bölümü yavaşlatıldı veya yeniden sınırlandırıldı.
İthal ikamesi ve yeniden merkezileşme
2000’li yıllarda, özellikle Venezuela ile geliştirilen ekonomik ilişkiler Küba’ya önemli bir mali rahatlama sağladı. Uygun koşullarla alınan petrolün karşılığında Küba’nın sağlık, eğitim ve teknik hizmetler sunması, ülkenin döviz gelirlerini ve enerji imkânlarını artırdı.
Bu rahatlama, ekonomik reformların derinleştirilmesinden çok, merkezi kontrolün yeniden güçlendirilmesine yol açtı. Fidel Castro’nun etkin liderliğinin son yılları olan 2003–2004 döneminde, kamu işletmelerinin kendi başlarına ithalat yapma ve döviz tutma yetkileri önemli ölçüde sınırlandırıldı.
Dış ticaret ve döviz hareketleri merkezi hesap sistemi aracılığıyla hükümetin ve Küba Merkez Bankasının sıkı denetimine bağlandı. Devlet işletmelerinin yurt dışından hammadde, makine veya yedek parça satın alabilmesi için merkezi makamlardan izin alması gerekiyordu.
Bu politikanın amacı, sınırlı döviz kaynaklarının ikincil veya lüks tüketim malları yerine gıda, ilaç ve enerji gibi stratejik alanlara yönlendirilmesiydi. Ancak aşırı merkezileştirme, işletmelerin karar alma kapasitesini azalttı, üretimde gecikmelere yol açtı ve bürokratik süreçleri ağırlaştırdı.
Aynı dönemde gıda egemenliği ve tarımsal ithal ikamesi hedefleri gündeme getirildi. Küba’nın tükettiği gıdanın büyük bölümünü ithal etmesi, ülkenin en önemli yapısal sorunlarından biriydi. Yerli üretimi artırmak amacıyla çeşitli seferberlikler düzenlendi; ancak tarımsal yönetim, fiyatlandırma, dağıtım ve girdi sağlama sistemlerinde köklü değişiklikler yapılmadığı için beklenen sonuç elde edilemedi.
Enerji alanında 2005 yılında başlatılan “Enerji Devrimi” programı kapsamında elektrik tüketimini azaltmak, enerji verimliliğini yükseltmek ve büyük santrallere olan bağımlılığı sınırlamak hedeflendi. Eski elektrikli araçlar daha az enerji tüketen modellerle değiştirildi ve ülke çapında küçük jeneratör sistemleri kuruldu.
Bu girişimler kısa vadeli bazı sonuçlar verse de üretim ilişkilerini ve ekonomik yönetim biçimini değiştirmedi. Devlet, yapısal sorunları çözmek yerine kaynakların kullanımını merkezi biçimde düzenleyerek ve tasarruf sağlayarak krizi yönetmeye çalıştı.
Kontrollü piyasa açılımı
Raúl Castro yönetiminde 2011 yılında başlatılan reformların temel amacı, sosyalist sistemi ortadan kaldırmak değil, ekonomik modeli “güncellemek”, bürokrasiyi azaltmak, üretkenliği yükseltmek ve devlet bütçesinin üzerindeki yükü hafifletmekti.
Bu reformlar, 1990’lardaki acil durum önlemlerinden farklı olarak daha planlı ve kurumsal bir nitelik taşıyordu. Devlet dışı ekonomik aktörler ilk kez geçici bir zorunluluk değil, ekonominin kalıcı unsurları olarak kabul edilmeye başlandı.
Reformların hedeflerinden biri, devletin taşıdığı aşırı istihdam yükünü azaltmaktı. 2011 öncesinde iş gücünün çok büyük bölümü doğrudan devlet tarafından istihdam ediliyor, düşük üretkenliğe sahip işletmeler devlet bütçesinden sürekli destek alıyordu. Yaklaşık bir milyon kamu çalışanının kademeli olarak devlet dışı sektörlere yönlendirilmesi planlandı. Ancak sosyal sonuçlara ilişkin kaygılar ve özel sektörün bu kadar büyük bir iş gücünü kısa sürede emememesi nedeniyle bu hedef bütünüyle gerçekleştirilemedi.
Kendi hesabına çalışma kapsamına giren meslekler genişletildi. Küçük restoranlar, konaklama işletmeleri, ulaştırma hizmetleri, tamircilik ve çeşitli zanaat alanlarında özel girişimlerin gelişmesine izin verildi. Bu süreç, daha sonra mikro, küçük ve orta büyüklükteki işletmelerin, yani MiPyMEs’in resmî olarak tanınmasının yolunu açtı.
Böylece özel sektör, her an geri alınabilecek geçici bir taviz olmaktan çıkarak Küba ekonomisinin hukuken tanınan bir bileşeni hâline gelmeye başladı. Bununla birlikte izin verilen faaliyetler, vergi sistemi, ithalat imkânları ve işletmelerin büyüklüğü üzerindeki sınırlamalar nedeniyle özel sektörün üretim kapasitesi uzun süre dar kaldı.
Reformların diğer bir amacı yabancı sermayeyi ülkeye çekmekti. Altyapının yenilenmesi, üretim teknolojisinin geliştirilmesi ve dış borçların ödenebilmesi için doğrudan yabancı yatırıma ihtiyaç duyuluyordu. Bu amaçla 2014 yılında yeni Yabancı Yatırım Yasası çıkarıldı ve yatırımcılara çeşitli vergi kolaylıkları sağlandı.
Havana yakınlarında kurulan Mariel Özel Kalkınma Bölgesi, yabancı şirketler için üretim, lojistik ve ihracat merkezi olarak tasarlandı. Ancak ABD yaptırımları, bürokratik işlemler, hukuki belirsizlikler ve yatırım onaylarının yavaşlığı nedeniyle hedeflenen sermaye girişi sağlanamadı.
Özetle 2011 reformları, Küba’nın Çin veya Vietnam tarzı bir sosyalist piyasa ekonomisine doğru attığı en planlı adımı temsil ediyordu. Stratejik sektörlerin ve siyasal iktidarın devletin elinde tutulması; buna karşılık perakende, tarım, hizmet ve küçük üretim alanlarının piyasa ilişkilerine açılması hedefleniyordu.
Ancak bu açılımın sınırları baştan itibaren netti. Ekonomik mekanizmalar değiştirilirken karar alma sisteminin, işletme yönetiminin ve siyasal merkezileşmenin temel yapısı korunuyordu. Reformların yavaş ilerlemesi, sık sık durdurulması ve uygulamadaki tutarsızlıklar da bu çelişkiden kaynaklandı.
Reformların ortak sınırı
Küba’nın altmış yılı aşan reform deneyiminin ortak özelliği, ekonomik mekanizmalar değiştirilirken siyasal ve yönetsel merkezileşmenin büyük ölçüde korunmasıdır. Her reform dalgası belirli sorunları hafifletmiş, fakat merkezi yapının sürekli yeniden ürettiği yapısal çelişkileri ortadan kaldıramamıştır.
Merkezi yapının kendisini yeniden üretmesinin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda tarihsel, siyasal ve ideolojik nedenleri vardır. ABD’nin kesintisiz kuşatması, devlet içinde güçlü bir güvenlik ve birlik refleksi yaratmıştır. Devrimin korunması, zamanla merkezi yönetimin korunmasıyla özdeşleştirilmiştir. Siyasal kararların çoğullaşmasının devrimi zayıflatacağı korkusu, ekonomik ve yönetsel yetkilerin tabana devredilmesini de sınırlamıştır.
Bunun yanında bürokrasi, yalnızca yanlış düşüncelerden oluşan ideolojik bir tabaka değildir. Merkezi kaynak dağıtımını, işletme yönetimini, ithalat izinlerini ve yatırım kararlarını denetleyen bürokratik yapı, zaman içinde kendi kurumsal çıkarlarını da üretmiştir. Bu nedenle reformların önündeki direnç sadece dogmatizmden değil, yerleşmiş idari yetkilerin ve çıkarların korunmasından da kaynaklanmaktadır.
2026 dönüşüm programının tarihsel önemi tam bu noktada ortaya çıkmaktadır. İlk kez yalnızca bazı ekonomik araçlar değiştirilmemekte;........
