menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

1 Mayıs: Güneş her zaman herkes için doğar*

47 0
30.04.2026

Mehmet Taş / Londra – Yıllarca süren ağır bir ablukanın kuşatması altında ve savaş tehdidiyle karşı karşıya kalan Küba halkının bir atasözü var: “Güneş her zaman herkes için doğar”. Atasöz eşitlik, umut ve yeni başlangıçlar hakkında güçlü bir bilgelik taşır. Basit ama anlamlı olan bu söz, her yeni günün taze bir başlangıç sunduğunu, geçmişi geride bırakma ve harekete geçme, gelişme ve kendini iyileştirme fırsatı verdiğini anlatır.

Bu tür atasözleri çoğu zaman günlük yaşamdan ve doğa gözlemlerinden doğar. Doğa güneşten yaşam kaynağını alırken gibi toplum da yaşam kaynağını insan emeğinden alır. Güneş ışınları durduğu anda nasıl ki dünyamız karanlıklara gömülürse insanlık çalışmadığında makinalar, arabalar, işyerleri ve hayat tamamen durur. Bu nedenle her 1 Mayısta işçi sınıfının düzen değişikliği talepleri, güvencesizlik ve ekonomik hakları ön plana çıkararak emeğin görünürlüğünü gerçekleştirmektedir. Ancak emeğin kapitalist birikimdeki rolü çoğu zaman görünmezliğini koruyor.

Ben de, 1976’dan sonra her 1 mayısta sokaklara çıktım. Bazı yıllar İstanbul’da bazen de Havana, Londra, Moskova, Berlin ve Paris dünyanın tüm emekçi ve ilericileriyle kutladım. Barışçı adil ve güzel bir dünyanın kurulacağına olan inancımı emekçilerin aydınlattığı sokak ve meydanlarda kutladım. Havana ve İstanbul’daki kutlamalar muhteşemdi, çoğu zaman gözyaşlarımı tutamamıştım.

Sovyetlerin yıkılışını takip eden 1990’lı yıllarda neoliberalizm emeğe karşı ağır saldırılar yöneltti, onu işlevsizleştirmeye çalıştı. Sınıf mücadelesinin geçmişte kaldığını, sanayi sonrası toplum tarafından dağıtıldığını, parçalanmış emek piyasaları tarafından bölüştürüldüğünü, kimlik hareketleri tarafından gölgelendiğini ve bir zamanlar ona siyasal biçim kazandıran kurumlarla birlikte tükendiğini ileri sürdü. Sağda ve solda önemli taraftar kazanan bu görüşler yakın zamana kadar popülerdi.

Yıkım o kadar derindi ki emeğin aydınlatıcı ışığı koyu karanlıklara gömüldü, sınıf mücadelesinin görünürlüğü toplumsal alanlardan önemli ölçüde yok edildi. Çoğu zaman çalışan milyarlarca insanın harcadığı emeğin insan için değeri gelir ve bazı sosyal hak ölçümleriyle gölgelendi ama yapısal olarak birikim sürecindeki rolü değişmeden varlığını sürdürüyordu. Dolayısıyla görünürlüğü ve yapısal zorunluluğu birbirine karıştırmamak gerekir.

Liberalizmin ve otoriter sağın iddia ettiği gibi kapitalizm sınıf karşıtlığını aşamadı ama mücadele alan ve yöntemlerini yeniden yapılandırmıştır. Zayıflayan şey sermaye-emek çelişkisi değildi. Günümüzde karmaşıklaşa sınıf mücadelesini anlamak için, geçmişe geri çekilmek veya eski kalıpları tekrar etmek değil, yeni düşüncelerle yeniden örgütlenmek gerekir.

Son on yıllarda neoliberalizm sınıf ilişkilerini şekillendiren devleti yeniden örgütlemesi sonucunda; kontratsız esnek istihdam, budanmış sosyal refah sistemleri, acımasız göç politikaları ve pazar dinamiklerine uyumlaştırılmış kamu hizmetleri olmuştur.

Bu emek karşıtı dönüşüm sınıf mücadelesinin biçimini de değiştirmiştir. Mücadeleyi üretim alanından daha geniş bir toplumsal zemine yaymış; konut, borç, bakım, sağlık, eğitim, sınır kontrolleri ve polis baskısı katlanarak arttırılmıştır. Sömürü ve tahakkümün sınırları genişletilerek toplumsal yaşamın tüm dokularına nüfuz edilmiştir. Bu durumda sınıf mücadelesinin var olup olmadığını sorgulamanın zamanı geçmiştir, şimdi kalıcı ve birleşik bir siyasal gücün yaratılması aşamasına gelinmiştir.

Türkiye ve dünya sol marksist sol partilerinin yabancı oldukları beş yeni alan oluşmuştur. Emek sürecindeki farklılaşmalar; enformel emek, ücretsizlik, toplumsal yeniden üretim. Üretim sürecinin içinde ve dışında oluşan farklılıklar; kimlikler, cinsiyetçi, ve kültürel farklılıklar.

Enformel emek yalnızca........

© Açık Gazete