menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Azınlık Duygusu ve Şefkatin Politikası

14 0
15.07.2026

Azınlık kavramı çoğu zaman, etnik ya da dinsel topluluklarla ilişkilendirilir. Oysa günümüzde azınlık, yalnızca demografik bir kategori değil, aynı zamanda kültürel hegemonya ile kurulan ilişkinin sonucu ortaya çıkan bir duygu durumu olabiliyor. İçinde yaşadığınız toplumun çoğunluğa ait bir kimlik kategorisi içinde olsanız bile, egemen normlarla çatışan düşünsel, etik veya duygusal bir yaşam biçiminiz varsa kendinizi azınlıkta hissedebiliyorsunuz.

Bu durum giderek otoriter muhafazakâr hale gelen Türkiye’de daha fazla yaşanmaya başlandı. Siyasal iktidar yalnızca kamusal alanı değil, aynı zamanda duygularınızı, aileyi, makbul vatandaşlık biçimlerini hatta sevgi ilişkilerini kendi meşruluk tanımlarına uygun hale getirmeye çalışıyor. İktidar “normal” kabul ettiği yaşam biçimini kendi ideolojisine uygun biçimde daraltıyor ve dayatmaya çalışıyor. Siz bundan farklı iseniz kültürel tehdit olarak damgalanıyorsunuz. “Milli ve yerli” tanımına uygun görmedikleri her şeyi şeytanlaştırıyorlar.

Son günlerde hayvanlarla kurulan duygusal ilişkinin kamusal tartışma konusu haline gelmesi bu açıdan önemli bir örnek. Bir kişinin köpeğine “evladım” demesi bazı muhafazakâr çevreler tarafından “geleneksel aile yapısına yönelik bir saldırı” olarak tanımlandı. Bir köpeği evlat gibi sevmek eleştirildi. Aslında konu hayvan sevgisinin kendisi değil. Mesele insanların sevgiyi ve aidiyeti tanımlama haklarını ellerinden almak arzusu.

Bu yaklaşım, aileyi biyolojik ve hiyerarşik bir yapı olarak mutlaklaştırırken, şefkati yalnızca belirli ilişki biçimleri için meşru kabul ediyor. Köpeğinize “evlat” dediğinizde kutsal aile yapısına hakaret etmiş muamelesi görüyorsunuz. Oysa aile yalnızca kan bağı üzerinden değil, bakım, dayanışma ve duygusal emek ilişkileri üzerinden de tanımlanabilir. İnsan ile hayvan arasında kurulan güçlü bağların “aile benzeri ilişkiler” olarak değerlendirilmesi, çağdaş sosyoloji ve psikoloji literatüründe uzun süredir yazılan çizilen bir konudur.

Beni çok etkileyen bir kitaptan söz edeceğim. Kurt ve Filozof adlı eserinde, İngiliz filozof ve yazar Mark Rowlands, birlikte yaşadığı Brenin adlı, kurda çok yakın bir köpek ile yaklaşık on bir yıllık deneyimini anlatır. Bu ilişki klasik anlamda bir “evcil hayvan sahipliği” değildir. Rowlands, Brenin’i itaat eden bir hayvan haline getirmeye çalışmaz; onunla birlikte yaşamayı öğrenmeye çalışır. Brenin değil Mark Rowland değişir ve birlikte yaşamaya uyum sağlar. Gerçek bir öykü bu. Kitap boyunca, Brenin’in alıştığımız evcil bir köpek gibi davranmadığını görürüz, kurt içgüdülerini korur; bağımsızdır, yıkıcıdır, zaman zaman saldırganlaşır ve sürekli hareket etmek, koşmak ister. Evde mobilyalar parçalanır, bazı eşyalar yok olur, araba zarar görür. Çevresindeki birçok insan Brenin’den korkar. Rowlands’ın gündelik yaşamı ve sosyal ilişkileri tamamen değişmek zorunda kalır. Hatta çok uzun zaman bir sevgilisi olmaz. Bir kurtla onun özüne saygı duyarak yaşamak, modern toplumun steril, kontrollü ve öngörülebilir yaşam normlarıyla sürekli çatışmak demektir. Rowlands’ın Brenin sevgisi bunu göze almasını sağlar. Brenin’le birlikte her gün uzun koşulara çıkar, dağlarda dolaşır, gece yürüyüşleri yapar. Rowlands zamanla kendi fiziğini, gündelik ritmini ve yaşam biçimini Brenin’in ihtiyaçlarına göre dönüştürür. Bu dönüşüm yalnızca yaşam biçimini değiştirmekle kalmaz, Rowlands’tadüşünsel ve etik müthiş bir dönüşüme yol açar. Brenin sayesinde insanın “medeni olma” adına bastırdığı taraflarını yeniden hatırlar, bedenselliği, anlık yaşama kapasitesini, maskesizliği, hesapsız sadakati ve uygarlığın örttüğü ilkel dürüstlüğü........

© 9 Eylül Gazetesi