menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Soyulan Anadolu, tutsak Zeus

40 0
14.06.2026

TAŞ YERİNDE AĞIRDIR-173. UNUTMAYALIM, UNUTTURMAYALIM.

Bu ülkenin başına neler gelmedi ki!

19.yüzyılın sonlarında, biricik Anadolu’nun eşsiz değerlerini Alman Emperyalizmi soydu götürdü.Toprağın altını da üstünü de oydu.

Bugün Ortadoğu’da ABD neyse o zamanlar Avrupa’da Almanya oydu. 

1871’de Fransa’nın doğusundaki Sedan kenti yakınlarında Almanların Fransızları kesin bir şekilde yenmesinin ardından, yürüttüğü "Kan ve Demir" (Blut und Eisen) politikasıyla Otto von Bismarck’ın önderliğinde Alman Birliği kuruldu.

Ardından gözünü Doğu’ya çeviren Alman yayılmacılığı Osmanlı İmparatorluğu'nda İngiltere ve Fransa gibi geleneksel güçlerin yerini almaya başladı.

Osmanlı üzerindeki Berlin merkezli emperyalist yayılma, doğrudan sömürgeci bir işgalden ziyade "barışçıl sızma" stratejisine dayanıyordu. Bu doğrultuda Alman sermayesinin ağırlığı, Osmanlı devlet yapısının ve coğrafyasının kritik kesimlerinde yoğunlaşmıştı.

Alman emperyalizmi bu süreçte Osmanlı Devleti’nin içine de yavaş yavaş girmiş, birçok devlet kurumuna nüfuz etmişti.

Bunda tabii Avrupa’da hızla gelişen sanayi ve kapitalizmden geri kaldığını gören Osmanlı’nın şeklen Avrupa’ya yetişme arzusu da vardı.

Oysa Osmanlı, o zamanlar için daha ileri bir üretim ilişkisi olan kapitalizme erişme yoluna girememişti.

Berlin yönetiminin Osmanlı'da en erken ve en kalıcı ağırlık kurduğu dal Osmanlı ordusuydu.

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi) yenilgisinden sonra Padişah II. Abdülhamid, orduyu modernize etmek için Berlin’den uzmanlar davet etti.

Colmar von der Goltz (Goltz Paşa) liderliğindeki askeri heyet, Osmanlı askeri okullarının (Mekteb-i Harbiye) öğretim programını tamamen Prusya (Almanya’nın önceki adı) modeline göre yeniden şekillendirdi.

Abdülhamit’e muhalif İttihatçılar dahil dönemin genç subay kuşağı Alman askeri disiplini ve hayranlığıyla büyüdü.

Osmanlı ordusunun silah, tüfek ve mühimmat ihtiyacı neredeyse tamamen Alman firmalarına bağlandı. 

Mauser (Mavzer) tüfekleri ve Krupp topları Osmanlı ordusunun standart donanımı haline geldi. Bu durum, Alman sermayesi için devasa bir pazar yarattı.

Bu süreçte ilgili Alman çevreler, Osmanlı coğrafyasını ekonomik olarak kendine bağlamak için stratejik altyapı projelerine odaklandı.

Bağdat ve Hicaz Demiryolları girişimi Alman sermayesinin Osmanlı'daki en büyük girişiminin sembolüdür.

Deutsche Bank finansmanıyla yürütülen bu proje, Berlin'i Basra Körfezi'ne bağlamayı hedefliyordu. Alman Devleti bu sayede İngilizlerin Süveyş Kanalı kontrolüne darbe vurmayı ve Mezopotamya petrol yataklarına ulaşmayı amaçlıyordu.

Bu iş yapılan anlaşmalarla demiryolu hatlarının geçtiği güzergahların sağ ve solundaki 20'şer kilometrelik alanda yer alan tüm maden arama ve arkeolojik kazı hakları Alman şirketlerine verildi. 

Bu durum, tarımsal ve yer altı kaynaklarının kontrolünü Alman sermayesine teslim edilmesi anlamına geliyordu.

Tarihi eserlerin talan edilmesinin de!

Alman sermayesi, Osmanlı borçlarını yöneten Düyun-u Umumiye içinde ve liman işletmelerinde, örneğin Haydarpaşa Limanı’nda ağırlığını hissettirerek Osmanlı maliyesinde de söz sahibi oldu.

Alman çevrelerin nüfuzu Osmanlı coğrafyasında her yerde aynı değildi; belirli lojistik hatlarda yoğunlaşmıştı:

İstanbul ve Boğazlar artık onların siyasi ve askeri karargahıydı.

İmparator II. Wilhelm'in İstanbul ziyareti ve burada kurulan yakın diplomatik ilişkiler, payitahtı Alman nüfuzunun merkezi yaptı.

Eskişehir, Konya, Adana (Çukurova) gibi demiryolu hattının geçtiği bölgeler Alman ticari mallarının giriş kapısı ve ham madde-özellikle Çukurova pamuğu- toplama merkezleri oldu.

19. yüzyılın sonuna doğru petrolün önem kazanmasıyla birlikte Mezopotamya ve Musul-Bağdat Petrol Bölgeleri Almanların gözünü bu bölgeye çevirdi. Demiryolu projesi özellikle bu hat üzerinden geçirildi.

Osmanlı üzerindeki nüfuzu kalıcı kılmak için eğitim ve kültürel diplomasi de bir araç olarak kullanıldı.

Alman arkeoloji çevreleri ve bilim heyetleri, Osmanlı topraklarında, özellikle Bergama ve Mezopotamya'da geniş çaplı kazı izinleri alarak tarihi eserleri Almanya'ya taşıdı.

İngilizlerin sömürgelerindeki Müslüman nüfusu kışkırtmak için, II. Abdülhamid’in Osmanlı’nın varlığını sürdürmesi için gerekli gördüğü "Panislamizm" (İslam Birliği) siyaseti desteklendi. 

Hatta İmparatoru II. Wilhelm, Şam'da Selahaddin Eyyubi'nin mezarı başında "300 milyon Müslüman’ın dostuyum" beyanında bulunarak bu nüfuz arayışını taçlandırmıştı.

ABD’nin günümüzde bölgede yaptıklarına ne kadar çok benziyor!

Kendine kültürel kök arayan zengin Almanya burjuvazisinin Anadolu’nun tarihi eserlerine göz ve el koyması bu süreçte hızlandı.

Alman arkeolojik emperyalizmi bu politikayla iç içe geçti.

(II.Wilhelm’in İstanbul seyahati)

1861-1876 yılları arasında hüküm süren Sultan Abdülaziz döneminde, Osmanlı'da Tanzimat reformları hız kazanmış, Batılılaşma adımları atılmış ve kültürel/sanatsal faaliyetlere (müzecilik, sergiler, operalar gibi) saray tarafından ciddi destek verilmişti.

Hatta Sultan Abdülaziz, 1867 yılında Avrupa seyahatine çıkan ve buradaki büyük müzeleri (Paris, Londra, Viyana) yerinde gören ilk ve tek Osmanlı padişahıdır. 

Bu seyahat, İstanbul'da modern bir müze kurma fikrinin (Müze-i Hümâyun) arkasındaki en büyük ilham kaynaklarından biri olmuştu.

Bununla beraber Abdülaziz ve Osmanlı Devleti Avrupalı arkeolog kılığındaki ajanların ülke sınırları içinde cirit attığını görüyordu ve buna ilişkin 1869’dailk siyasi düzenlemeyi, 1.Asar-ı Atika (eski Eserler) Nizamnamesini (Yasasını) çıkarmıştı.

Buna paralel olarak Osmanlı’nın ilk Müze örgütlenmesi; Padişah Abdülaziz’in yönlendirmesi, Maarif Nazırı (Eğitim Bakanı) Saffet Paşa’nın gayretleriyle “Müze-i Hümâyun” adıyla resmen 1869 yılında kuruldu.

Müzenin başına müdür olarak İstanbul’da yaşayan İngiliz uyruklu Edward Goold getirildi. Goold, Galatasaray Lisesi’nde (Mekteb-i Sultani) öğretmenlik yapan, ancak arkeoloji konusunda derin bir uzmanlığı olmayan biriydi.

Goold pek varlık gösteremeyince görevden alındı  ve 1871 yılında müzenin başına Malta kökenli İtalyan bir sanat tarihçisi ve restoratör olan Terenzio Schiavon getirildi, ama o da ertesi yıl vefat etti.

Müze-i Hümayuna yeni bir müdür gerekiyordu.

1872 yılında Osmanlı Maarif Nazırı (Eğitim Bakanı) olan Ahmed Vefik Paşa, müzecilik faaliyetlerine büyük önem veren bir kişilikti.

 Bir ara askıya alınmış veya ihmal edilmiş olan Müze-i Hümayun’u, Padişah Abdülaziz’in teşvikiyle daha kurumsal ve profesyonel bir şekilde yeniden canlandırmak istiyordu. 

Paşa’ya göre bu iş için, bu kurumsallaşmayı yürütebilecek, Avrupa bilim çevrelerini tanıyan ve İstanbul'u iyi bilen bir uzman gerekiyordu.

Ve sahnede, siyasal ve kültürel etkenlikleriyle Almanlar vardı.

Ahmet Vefik Paşa bu görev için en uygun aday olarak Berlin Üniversitesi’nde tarih alanında doktora yapmış, 1847 sonrasında İstanbul’a gelmiş ve şehirde 20 yıldan uzun bir süre yaşamış, henüz 68 yaşında olan Philipp Anton Dethier’i belirledi.

Dethier'nin İstanbul’da bulunduğu süre boyunca, özellikle dönemin siyasi hayatına yön veren nüfuzlu yabancı diplomatlar, elçiler ve bürokratlarla, tabii ki Alman Devletiyle de çok yakın ilişkileri vardı.

O dönemde Payitaht’ta görev yapan yabancı uyruklular emperyal devletlerini potansiyel aparatlarıydı.

Bu güçlü çevre Osmanlı sarayına yaptığı tavsiyeler, belki baskılar, P.A.Dethier’in Müze Müdürlüğü........

© 12punto