Cumhuriyet Devrimi: Görünmeyen Türk ulusundan 'Ulus Devlete'
Türkiye kamuoyunda ve özelikle okumuşların kimilerinde, uluslaşma ve ulus devlet konusunda birbiriyle bağlantılı iki tez, hatta iki kabul vardır. Bunlardan birincisi; Türklerin en son Osmanlı İmparatorluğu ile siyasal birlikleri ve devletlerinin olduğu, bu imparatorluğun ulusal bir devlet değil ve de arkasında bir ulusal topluluğu olmadığıdır. İkincisi de birincisinden hareket edilerek Türkiye Cumhuriyeti’nin önündeki en temel görevinin bir ulus yaratmak fikri olduğu ile sürülür .
Yazı, ileri sürülen iki tezin de sorunlu olduğunu ve geçersizliğini tartışmaya açmaya yöneliktir. Bu kapsamda önce uluslaşma ve ulus devletin ortaya çıkmasının kuramsal temeli ve arkasından Osmanlı Devleti’nin tasfiye edilmesiyle Türk ulusuna dayalı yeni bir devletin oluşmasının kuramsal alt yapısına kısaca değinilecektir. Daha sonra Türklük kavramının Batı Dünyasında var oluşunun göstergeleri özetlenecektir. Son olarak Atatürk’ün yönlendiriciliğinde, görünmeyen Türk Ulusundan, nasıl görünür Türk devletine dönüştürülmesinin kültürel alt yapısı irdelenecektir.
Uluslaşma ve Ulus Kavramı Nasıl Ortaya Çıktı?
Uluslaşma ve ulus kavramı, özellikle 18. ve 19. yüzyıllarda tüm dünyaya yayılmıştır.
Ulus fikrinin siyasi anlamda doğuşu ise büyük ölçüde, Aydınlanma ve Fransız Devrimi’yle 18. yüzyılda ortaya çıkıyor. Ulus, ortak siyasi iradeye sahip, aynı egemenlik altında yaşayan vatandaşlar topluluğu olarak tanımlanabilir.
Ulus Devlet Modeli ise sınırları belirli toprak, merkezi yönetim, ortak vatandaşlık, tek hukuk sistemine modeline dayanır. Ulusçuluk, tüm sınıf, grup ve kimlikleri birleştirmeyi amaçlayan, bu yönüyle eşitleyici ve eşitlikçi bir düşüncedir.
Ulusçuluk ve ulus konusunda özgün yaklaşımları olan Ernest Gellner(1) de, uluslaşma sürecinde biri kültürel, diğeri iradeye dayalı bir kabulü temel alır.
Bunlara bağlı olarak Ernest Gellner, ulusçuluğu esas olarak siyasal birim ile ulusal birimin çakışmasını öngören ilke şeklinde tanımlar.Gellner, ulusçuluğun sosyo-ekonomik çıkışını da; “Tarım toplumunun en temel yapısal özelliği, çok parçalı ve çok katmanlı olmasıdır. İnsanlar büyük ölçüde cemaatler şeklinde yaşamış; çok büyük oranda doğdukları yerden hiç ayrılmamıştır. Bireyin, devletle karşılaşması çok nadir yaşanmış ve cemaat liderleri, devletle birey arasında bir tür taşıyıcı olmuştur. Buradan hareketle ulusal kimlik ve ulusu, sanayi devriminin oluşturduğu yeni ve çağdaş bir olgu olarak yorumlar.” şeklinde nitelendirmiştir.
Gellner, ulusçuluğun devletli toplumlarda ortaya çıkacağını belirtir ve: “Eğer ortada devlet yoksa, açıktır ki, sınırlarının ulusun sınırlarıyla çakışıp çakışmaması diye bir sorun da olamaz. Devlet olmayınca, yöneticiler de olmayacağından, öneticilerin yönetilenlerin aynı ulustan olup olmadıkları da sorulmaz” der.
------------------------------------------
(1)Hasan Aksakal, 2011.Ernest Gellner’in Ulusçuluk Kuramı Üzerine Bazı Dikkatler . Yalova Sosyal Bilimler Dergisi,sayı.2,s.1 https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/800206
Ernest Gellner,2018 Uluslar ve Ulusçuluk.Hil Yayınları, İstanbul
Bu yorumlamaya göre feodalizmin tasfiyesi ve devletlerin oluşmasıyla sanayi toplumlarına geçiş, aynı zamanda üretilen mal ve hizmetlerinin daha çok düzeyde üretilmeleri ve pazarlama olanaklarının gerçekleştirilmesiyle ulus temelinde devletlerin ortaya çıkmasını sağladığı söylenebilir.
Osmanlı Devleti’nde Ulus Devlete Gereksinme Arayışı, Neden Devreye Girdi?
Osmanlı Devleti’nin dağılma sürecinde 20.yüzyılın başlarında hangi siyasal yolun izlenmesi gerektiğini tartışılır.
Bu kapsamda öne çıkan düşünürlerden Yusuf Akçura, 1904'te Kahire'de “Türk” adlı gazetede yayınlanan “Üç Tarz-ı Siyaset” (2) makalesinde Osmanlı Devleti'ne güç kazandırmak için takip edilen farklı yaklaşımları analiz etmiştir
“Üç Tarz-ı Siyaset” de ele alınan önermelerden birincisi; Osmanlı sınırları içindeki tüm milletleri (Türk, Arap, Rum, Ermeni vb.) eşit vatandaşlık temelinde birleştirmek olan “Osmanlıcılık” tır.
İkincisi; “İslamcılık” olarak tanımlanan ve halifelik etrafında tüm Müslümanları birleştirmek fikridir.
Üçüncüsü ise “Türkçülük”tür. Türkçülük, Türk kimliği temelinde milli bir devlet oluşturmaktır.
Akçura’ya göre ortada Osmanlı ulusu diye bir ulus yoktur. Onun yaratılması olası değildir. Çünkü Balkanlarda milliyetçilik temelli isyanlar çoktan başlamış,Bulgarlar ve Yunanlar devletlerini kurmuşlardır. İslamcılık’ın da gerçekleştirilmesi olanaksızdır.
Geriye kalan tek seçenek,Türk ırkı, daha doğrusu Türk ulusuna dayalı ulusal bir Türk politikasıdır.
Türk milliyetçiliğin bir ünlü düşünürü de Ziya Gökalp(3) ’dir.O’na göre göre toplumların karakterleri kalıtımsal olmayıp kültür ve eğitim yoluyla şekillenmektedir. Bu nedenden dolayı ırksal temellere dayalı milliyetçiliğe karşı olmuştur. Gökalp’ın yaklaşımında Türk toplumunun kendine özgü ahlaki ve kültürel değerleriyle, Batı'dan aldığı kimi değerleri kaynaştırarak bir senteze ulaşma çabası yatıyordu. "Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak" diye özetlediği bu yaklaşımın kültürel öğesi Türkçülük, ahlaki öğesi de İslamdı. Saray edebiyatının karşısına halk edebiyatını koymuştu. Batı'nın teknolojik ve bilimsel gelişmesini sağlayan pozitif bilim anlayışını benimsemişti. Dini, toplumsal birliğin sağlanmasında yardımcı bir öğe olarak değerlendiriyordu.
---------------------------------------------------------------
(2) Yusuf Akçura, 1991.Üç Tarz-I Siyaset.Atatürk Kültür, Dil Ve Tarih Yüksek Kurumu . Turk Tarih Kurumu Yayınları VII. Dizi -Sa. 73b
(3) Ziya Gökalp,2016.Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak Toker Yayınları.Ziya Gökalp,2018.Türkçülüğün Esasları.Kapra Yayınları
Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp’ın dile getirdikleri Türkçülük yaklaşımları, aralarında........
