Bir 'demokrasi silahı' olarak korku: Bizde ve Almanya Avrupası’nda
Bizdeki durumu biliyoruz. Korkunun bir silah olarak nasıl kullanıldığıyla ilgili epey geniş bir pratiğe sahibiz.
Gerçekten de, 12 Eylül 1980 bu alandaki bir doruk değil miydi? Tek partiye, faşist MHP’ye odaklanan ve büyük sermayenin büyük yönelimini görmek istemeyen pek demokrat Türkiye solu kendi kendisini ortadan kaldırdı. Generaller ve Özal bahaneydi. 12 Eylül böyle bir “başarıydı”.
Sol işlevsizleştirildi ve halk da “Asker gelsin, bu gidişsizliğe bir son versin!” duygusuna saplandı. Her şeyi kabullendi. Sorumlusu halk değil, dönemin içi boş demokrasi kavramıyla kendini tamamen boşa düşüren, kendi toplum projesini savunamayan Türkiye soluydu. Yancılıkla bir şeyler kazanabileceğini düşünenlerin elindeydi. Neyse işte, olan oldu. Geçmiş zaman...
Ama buna bağlayabiliriz: Türkiye ile onun bir parçası olduğu ve vasallığı altında inlediği Almanya Avrupası arasında ciddi benzerlikler var ve bu, her alanda, özellikle de siyasette sürüyor. Nasıl mı?
Sermayenin çok ciddi bir deneyimi var.
Korkuyu, toplumları biçimlendirmede bir silah olarak başarıyla kullandıklarını düşünüyor dev şirketlerin yönetim katları. Siyasette de böyle bu.
AKP Türkiyesi’ne bakalım: 2015 yılındaki haziran ve kasım seçimleri arasındaki korku iklimi hep bir örnek olarak verilir oldu son yıllarda.
Doğrudur, korku serbest piyasa ekonomisinin ana yakıtıdır. Piyasa ekonomisinde, insanı ve toplumu yönlendirmede, din ve milliyet başta olmak üzere, her türlü metafizik kurguyu köpürtmek mubahtır. Yapıyorlar.
Bizde zaten öyle de, “Batı demokrasilerinde” durum farklı mı?
Antikomünist histeriye ve onun tarihine bir göz atmak yeterli. Toplumları “şallak mallak etmek” ve kendi çıkarlarından uzaklaştırmak için her şeyi........
