menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

'İhanet' ve 'Kandırılma' sürecinde son nokta

23 0
11.05.2026

“İstanbul’a ihanet ettik... FETÖ bizi kandırdı... Esed bizi kandırdı... PKK bizi kandırdı...”

Bu ifadeler, Türkiye’yi yöneten siyasi iradenin yakın geçmişte yaptığı açıklamalar... 

Neden göz göre göre ihanet edersiniz ya da birileri sizi nasıl kandırabilir? 

Ya kişisel çıkarlarınızı her şeyin üstünde tutuyorsunuzdur... Ya ekibiniz zayıftır ya da ekonomi veya siyaset“çakalları” sizleri parmağında oynatıyordur... 

Neden mi bunları hatırlatıyorum... Çünkü asıl anlatmak istediğim Türkiye’nin yeni bir ihanet ve kandırılma sarmalına girmiş olmasıdır...Bu kez durum çok tehlikeli... Bu kez ülkeyi “iç savaşa” sürükleyebilecek bir süreçle karşı karşıyayız...

Birileri elinde “ruhsat” adını verdikleri bir kağıtla kapınıza dayanır ve yüz yıllardır ekip biçtiğiniz, Ata toprağı dediğiniz köyünüze, bağınıza, bahçenize girmeye kalkarsa ne yaparsınız? Birileri ilinizde, ilçenizde veya köyünüzdeki ormanlara, dağlara, meralara-yaylalara göz koyup dozer ve kepçeyle dalarsa ne düşünürsünüz? 

Ne bekliyorsunuz böyle bir durumla karşı karşıya kalan insanlardan... 

John Locke, “Mülkiyet Hakkı” adlı eserinde, politik toplumun yaratılmasındaki asıl amacın bireylerin korunması olduğu için, bireylerin temel hak ve özgürlüklerini koruyamayan, onlara zarar veren bir yönetim, ona göre “meşruiyetini kaybetmiş” bir yönetimdir. Locke’a göre meşru yönetim, yönetilenin hayat hakkını teminat altına alan, özgürlüklerini sağlayan, mülkiyetini koruyan, kısacası yurttaşın rızasına dayanan bir yönetim olabilir...

Köylüsü abluka altına alınmış beyler Ankara’da siyaset yapıyor. İktidar milletvekillerinin kılı kıpırdayamıyor. Utangaç, mahcup, kapı aralarında fısıltı halinde söyledikleri, “Bizim de içimiz yanıyor ama” dan başka cümle çıkmıyor ağızlarından. Muhalefetten ise durumun farkında olan birkaç milletvekilinin dışında çoğu hala tabloyu tam olarak göremiyor.Ya da başka hesaplar içinde... Aman sermayeyi ürkütmeyelim, küstürmeyelim...

Kardeşim bu ülkenin köylüsü abluka altında. Bu memleketin ormanları, yaylaları, tarım alanları, köyleri saldırı altında. İmdaaat! diye bağırıyorlar, yardım istiyorlar. Bir ülkenin bundan daha önemli hangi sorunu olabilir. Köylün yoksa, tarımın yoksa, çiftçin yoksa, suyun yoksa ülke yok! 

Her biri bir bölge belirlemiş. 10 bin dönüm, 20 bin dönüm Allah ne verdiyse, orayı yağmalamak için “meslek fahişeleri” diyebileceğimiz bazı profesyonelleri ayarlamış. Vatandaşını, köyünü-köylüsünü, bağını-bahçesini, merasını-yaylasını ve ormanını koruması gereken devletin ilgili kurumları ise tam tersine yağma-talan teşrifatçılığı yapmak için birbiriyle yarışıyor.

Yaylaya zarar vermek “suç” değil 

En son ve sıcak örnek: Ordu’daki Perşembe Yaylası... Dünyada eşi benzeri olmayan bir coğrafya... Menderesleri, balıkları, tarihi, kültürü, turizmiyle dikkat çekiyor... Dünyaca ünlü turizm dergileri, “mutlaka görün” diye yayınlar yapıyor... Türkiye’yi yönetenler ise hemen dibinde, “siyanürlü altın madenciliği yapın” diye birilerine ruhsat veriyor... Vatandaşlar tepkili, “yapmayın, etmeyin” diye karşı çıkıyor...  Nöbet tutuyor, direniyor... 

Ordu Valisi Muammer Erol çıkıyor, Perşembe Yaylası’nı yağmalamak isteyen şirketi savunuyor... Perşembe Yaylasında altın arama çalışması yapıldığını söyleyen Vali, “İzin Verilen Faaliyeti Durdurmak veya Zarar Vermek Suçtur." “Herkes fikrini açıklayabilir,ancak sondaj faaliyeti durdurulamaz” diyor. 

AKP Milletvekili Mustafa Hamarat çıkıyor, “582 milyon TL gelir elde ettik” diyerek, fındık diyarı YEŞİL ORDU coğrafyasındaki maden ruhsatlarını ve........

© 12punto