menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Türkiye, İran olur mu?

23 0
20.03.2026

Ömer Naci hatipliğiyle ünlü. Ama aynı zamanda bir devrimci, bir İttihatçı. 1907’de bir dergide kimi edebî konular üzerine karşılıklı bir tartışma yürütürken tutamamış kendisini: “Fakat bakınız, bir kere de insafla bakınız azizim. Ortada insanlığı tahrip eden pençeler, vicdanları inleten facialar; bütünüyle bir tarihin, şan ve şerefin ebediyen toprağa karıştığı saatler var. Evet, bütün bunlar sessiz ve sedasız bir şekilde ağlayarak, hiçbir yardım ve teselli bulamadan acılarını dile getirirken, siz ve ben karşı karşıya neler düşünüyor ve neleri savunuyoruz?”

Memleketin haline dikkat çeken bu satılarıyla kendisi de okları üzerine çekti. Askerlikten ihraç edilip, altı ay hapis cezası alacağı mahkeme gününe kalmadan kaçtı. İttihatçı gazetedeki bir habere göre Haziran 1907’de “Vatan hizmetindeki fedakârlığıyla, edebiyattaki liyakatiyle seçkin bir ün kazanan Osmanlı askerî zâbitlerinden Ömer Naci Bey, Selanik’ten Paris’e gelerek İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne katıldı.” 

Çok sürmeden, vapurlardan maden ocaklarına denk geldiği her kalabalığa İttihatçı propaganda yaparak birkaç ay içerisinde İran’a vardı. İttihatçıların hayalini bir yıl önce gerçekleştirmiş, 1906’da Anayasasını, hürriyetini ilan etmiş ve millet meclisini açmış İran’a. Jön Türklerin tebriğine mazhar, takdirine şayan olan, dostluğuna talip olduğu Meşrutiyet İran’ına. Van’ın tam karşısına, Selmas’a, Hoy’a. 

Burada önce eğitimci olarak sürdürdü devrimciliğini. Tam Anadolu’ya geçecekken de Haziran 1908’de, Şah’ın İran Meclisi’ni bombalatması üzerine İran’da hürriyeti korumak için mücadele ederek. Osmanlı’da beklediği hürriyeti, İran’daki hürriyetin korunmasından ayrı görmeden. Tutuklandı, zindana atıldı, idam kararı alındı. Ne mutlu ki bu sıralarda Osmanlı’da hürriyetin ilan edilmesi, hükümetin İran’a baskı yaparak neredeyse son anda idamını engellemesini sağladı. Elbette durmadı. Şehir şehir devrim nutukları atarak ulaştığı İstanbul’da da durmadı.  Devrimcilere destek için birkaç ay sonra bir kuvvetle döndü İran’a.  Ta ki Osmanlı’da hürriyet tehlikeye düşene kadar 31 Mart’ta. 

1921’de Ankara’da Büyük Millet Meclisi bir anayasal metin olarak Teşkilat-ı Esasiye’yi henüz kabul etmiş ve II. İnönü Savaşı’na hazırlanırken; İran’da Rıza Han, İngilizlerin de desteğiyle iktidarı Kaçar hanedanından aldı. Onun da birçok İranlının da gözü gıptayla bakıyordu Türkiye’ye saltanat ve hilafet kaldırılıp, cumhuriyet kurulurken. Ama cumhuriyeti kendilerine fazla bulanlar fazlaydı, mollalar gibi, İran’ın petrolü gibi. Bir de sömürü iştahı, bir de İngiltere’nin parası. Rıza Han, Rıza Şah oldu sonunda.

Rıza Şah, 1930’larda Hitler’e hayranlık duymaya başladı. Almanya ile ilişkilerini sıkılaştırdı. Ülkenin adı olarak “Aryan ırkının ülkesi” anlamına gelen İran’ı kullanmaya başladı, Fars/Pers/Persia kullanımlarını yasaklayarak. Gidişat karşısında İran’da hegemonyasını korumak isteyen İngiltere ve nüfuzunu yaymak isteyen Sovyetler, İran’ı işgal ettiler, 1941’de. Rıza Şah’ın yerine oğlu Muhammed Rıza’yı getirdiler. 

Bu yeni dengede Tudeh kuruldu. Sovyetlerle doğrudan ilişkili komünist bir parti olarak. Önce ülkenin başat güçlerinden birisi haline geldi, birkaç yıl sonra yasaklandı, sonra güç kaybetmeye başladı. Bu arada genç Şah’ın ABD ile mesaisi hayli artmaktaydı. Bu arada İran petrolünü millileştirmeyi merkeze alan Muhammed Musaddık etrafında toplanan, farklı eğilimleri bir araya getiren Millî Cephe güç kazanmaktaydı. Musaddık 1951’de başbakan oldu ama 1953’te CIA destekli bir operasyonla devrildi.

Musaddık’ın devrilmesinden sonra Şah, ABD’nin arka çıkmasıyla gücünü iyice........

© 12punto