menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

IMF raporu ve Türkiye ekonomisinin gerçek sorunu: Büyüdük ama kalkındık mı?

19 0
27.02.2026

Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) 2025 yılı 4. Madde Konsültasyonu Raporu, Türkiye ekonomisinin kısa vadede kontrollü bir iyileşme sürecine girdiğini ortaya koyuyor. Enflasyondaki düşüş, mali disiplin ve sıkı para politikalarının eş zamanlı uygulanmasıyla destekleniyor; bazı makro göstergelerde olumlu sinyaller gözlemleniyor. Ancak raporun ışığında sorulması gereken temel soru değişmiyor: Türkiye gerçekten yapısal olarak güçleniyor ve toplumsal refahı artırıyor mu, yoksa büyüme yalnızca rakamsal ve kırılgan bir tablo mu sunuyor?

Dikkatli bir analiz, değerlendirmelerin büyük ölçüde geleneksel IMF politika çerçevesi içinde şekillendiğini; dış finansmana bağımlı büyüme yapısı, üretim dönüşümündeki sınırlılıklar ve derinleşen gelir dağılımı sorunlarının ise yeterince merkezde yer almadığını göstermektedir. Bugün Türkiye açısından temel mesele artık ekonominin büyüyüp büyümediği değildir. Asıl tartışılması gereken konu, ortaya çıkan büyümenin neden toplumsal refaha, üretken kapasite artışına, ekonomik dayanıklılığa dönüşemediği ve sürdürülebilir kalkınmayı hedeflemediğidir.  Başka bir ifadeyle sorun, makro göstergelerdeki geçici iyileşmeden ziyade büyüme ile kalkınma arasındaki giderek açılan mesafedir.

IMF’NİN 2025 TÜRKİYE DEĞERLENDİRMESİ: Kontrollü İyileşme mi, Kırılgan Denge mi?

Türkiye ekonomisinde uygulanan dezenflasyon programına ilişkin en kapsamlı uluslararası değerlendirmelerden biri, IMF’nin yayımladığı 2025 yılı 4. Madde (Article IV) Konsültasyonu Raporu ile ortaya konuldu. Rapor, mevcut ekonomi politikalarının kısa vadede belirli sonuçlar üretmeye başladığını kabul ederken, elde edilen iyileşmenin henüz kalıcı bir yapısal dönüşüme dayanmadığını da dolaylı biçimde ortaya koyuyor.

IMF’ye göre sıkı para politikası, mali disiplin ve gelir politikalarının eş zamanlı uygulanması enflasyondaki gerilemede belirleyici rol oynadı. Nitekim yıllık enflasyonun Eylül 2024’te yüzde 49,4 seviyesinden 2025 yıl sonunda yüzde 30,9’a düşmesi, uygulanan politika bileşiminin kısa vadede etkili olabildiğini gösteriyor. Programın sürdürülmesi halinde enflasyonun 2026 sonunda yüzde 23 civarına gerileyebileceği, ekonomik büyümenin ise yüzde 4 dolayında daha dengeli bir patikada ilerleyebileceği öngörülüyor.

Ancak raporun genel çerçevesi incelendiğinde ortaya çıkan iyimser tablonun oldukça hassas bir dengeye dayandığı görülüyor. Türkiye ekonomisinin büyüme performansı hâlâ büyük ölçüde küresel finansal koşullara ve dış sermaye hareketlerine bağlılığını koruyor. Küresel ticarette artan belirsizlikler, jeopolitik riskler, enerji fiyatlarındaki dalgalanmalar ve iklim kaynaklı arz şokları, dezenflasyon sürecini kolaylıkla sekteye uğratabilecek temel kırılganlık alanları olarak öne çıkıyor.

Raporda en dikkat çeken başlıklardan biri ise ücret politikalarına ilişkin değerlendirmeler oldu. IMF, enflasyonla mücadelede ücret artışlarının geçmiş enflasyona endekslenmemesi gerektiğini vurgulayarak, asgari ücret ve kamu maaşlarının gerçekleşen enflasyon yerine hedeflenen enflasyon doğrultusunda belirlenmesini öneriyor. Teknik açıdan enflasyon ataletiyle mücadeleyi amaçlayan bu yaklaşım, reel ücretlerin uzun süredir gerilediği ve gelir dağılımının bozulduğu Türkiye gibi ekonomilerde önemli bir soruyu gündeme getiriyor: Enflasyonla mücadele toplumun hangi kesimi üzerinden yürütülecek?

Ücretlerin baskılandığı ancak servet birikiminin hız kesmeden devam ettiği bir ekonomik yapı, fiyat istikrarı sağlansa bile toplumsal refahı güçlendirmekte yetersiz kalabilir. Bu nedenle dezenflasyon politikalarının yalnızca makro dengeleri değil, sosyal adalet boyutunu da gözetmesi giderek daha kritik hale gelmektedir.

IMF raporunun ikinci önemli vurgusu para politikası üzerine yoğunlaşıyor. Enflasyon hedeflerine ulaşılıncaya kadar sıkı para politikası duruşunun korunması gerektiği belirtilirken, kredi büyümesinin iç talebi canlı tuttuğu ve finansal koşulların henüz tam anlamıyla sıkılaşmadığına dikkat çekiliyor. Bu çerçevede politika faizinin uzun süre yüksek seviyelerde tutulabileceği mesajı veriliyor. Bu yaklaşım, fiyat istikrarını kısa vadeli büyüme maliyetlerinin önünde konumlandıran klasik IMF perspektifinin devamı niteliğinde.

Bununla birlikte rapor, Türkiye ekonomisinin yapısal kırılganlıklarının sürdüğünü de açık biçimde ortaya koyuyor. Yüksek dolarizasyon oranı, reel sektörün döviz borcu, rezerv yeterliliğine ilişkin tartışmalar ve finansal sistem üzerindeki dezenflasyon baskısı ekonominin hassas alanları arasında yer alıyor. IMF’nin de dolaylı biçimde işaret ettiği üzere kalıcı istikrar yalnızca para politikası araçlarıyla sağlanamaz. Hukukun öngörülebilirliği, eğitim kalitesinin yükseltilmesi, verimlilik temelli üretim dönüşümü ve özellikle KOBİ’lerin finansmana erişiminin güçlendirilmesi sürdürülebilir kalkınmanın temel unsurları olarak öne çıkmaktadır.

Raporda dikkat çeken bir diğer unsur ise IMF’nin son yıllarda daha görünür hale gelen sosyal politika vurgusudur. Çocuklu hanelere yönelik vergi destekleri, düşük gelirli çalışanlara ücret sübvansiyonları ve kadın istihdamını artıracak bakım hizmetlerine ilişkin öneriler, ekonomik istikrar ile sosyal dayanıklılık arasındaki ilişkinin artık daha açık biçimde kabul edildiğini göstermektedir.

Buna rağmen IMF değerlendirmeleri ekonomik başarıyı büyük ölçüde enflasyon, faiz, bütçe dengesi ve borç sürdürülebilirliği gibi makro göstergeler üzerinden tanımlamayı sürdürmektedir. Oysa Türkiye’nin son yıllardaki deneyimi önemli bir gerçeği ortaya koymaktadır: Ekonomi dönemsel olarak büyüse bile bu büyüme geniş toplum kesimleri için kalıcı refah artışına dönüşmeyebilmektedir. Bu nedenle IMF raporu yalnızca bir istikrar değerlendirmesi değil, daha temel bir soruyu da gündeme getirmektedir: Türkiye ekonomisi gerçekten yapısal olarak güçlenmekte midir, yoksa dış finansman koşullarına bağlı kırılgan bir dengelenme süreci mi yaşamaktadır?

ORTA GELİR TUZAĞI DEĞİL, ORTA KALKINMA TUZAĞI: Büyüme Var, Paylaşım Yok- Gelir ve Servet Eşitsizliğinin Derinleşmesi

Türkiye ekonomisine ilişkin tartışmalar uzun yıllardır “orta gelir tuzağı” kavramı etrafında şekillense de, mevcut tablo sorunun yalnızca gelir seviyesine indirgenemeyeceğini ortaya koyuyor. Gerçekte Türkiye’nin karşı karşıya olduğu sorun daha derin, yapısal ve kapsamlı bir nitelik taşıyor: orta kalkınma tuzağı. 

Ekonomi belirli dönemlerde büyüme kaydedebilmekte, milli gelir artabilmekte ve makro göstergelerde geçici iyileşmeler gözlemlenebilmekte. Ancak eğitim, sağlık, teknoloji ve üretim yapısındaki dönüşüm, kurumsal kapasite ve verimlilik gibi kalkınmanın temel unsurlarında aynı ölçüde ilerleme sağlanamıyor. Sonuç olarak, büyüyen ama dönüşemeyen bir ekonomi görüntüsü ortaya çıkıyor.

Bu nedenle Türkiye’de ekonomik büyüme çoğu zaman kalkınma ile karıştırılıyor. Oysa kalkınma yalnızca rakamsal büyüme değil; yüksek katma değerli sektörlerin güçlenmesi, üretim kapasitesinin artması ve toplumun geniş kesimlerinin refahının kalıcı biçimde yükselmesi demektir. Bugün ise büyümeden elde edilen kazanımlar topluma eşit şekilde dağılmamakta, ekonomik ilerleme sosyal refaha........

© 12punto